kaniyasor

kaniyasor.WordPress.com

Archive for Şubat 2012

ANKARA’DA AYARLAR 24 AYAR

Posted by kaniyasor 29 Şubat 2012

Kani Yado – 29/02/2012

Bölgemizde toplumların uyanmalarına paralel olarak diktatörlükler de bir taraftan kalelerini sağlam tutulması için  kendini güçlendiriyordu. Diğer taraftan,  bu faşist diktatörlüklerin kendi ayarlarıyla faşist, gerici, toplumu ruhen bitirme amaçlı tapındırmacı örgütler kurmuşlardır. Bir kısmını parlamento için hazırlarken bir kısmını sağ ve sol örgütlere atadılar.

Dün 28 Şubat’tı. Faşist derin ayarlarıyla ortaya çıkmış, maskeli  zihniyetler askeri darbeleri ve askeri müdahaleleri protesto etmezler artık. Dirsek temasları çoktan beri vardır. Sadece Silivri’deki işkenceci generallere duyulan aşklara bağlı kalırlar. İnsan kendi katiline nasıl âşık olur? Neden olmasın! Gelenekçi kadınlar, teneke kafalı erkeklere aşık olmuyorlar mı?

Ayrıca Dersimde Alevi katliamını gerçekleştiren Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi olan CHP Alevileri kendine sevdalandırmadı mı? Hala CHP’yi katliamda atalarını kaybedenlerin çocukları ayakta tutuyor! Ya Türkiye’deki Kurdler? Nasıl da güzel ayarlar verilmiş! Yakında sözcülüğünü yaptığı devlet babası tarafından Mustafa Kemal Burkayı HAK PAR Genel başkanlığına atanırsa sakın hiç şaşırmayın! Devlet atamalarına alıştık artık.

Sadece siyasette değil, her şeyde ayarlar yapılıyor. Şimdi Abdulfetullah Gülen peygamberliğini ilan ederse hiç şaşırmayın. Bunlara özel olarak Allahın ayarları verilmiş. Hepsi abdul-ayarlıdırlar.

Türkiye’de her kes dünyaya gelir gelmez bu ayarlarla karşılaşıyorlar. Bu ayarların genel karakteristiği arabesk-alaturka ölçülere göre yapılmıştır. Bu siyasal kavram olarak Türk İslam Sentezi ayarları deniyor. Her yeni ayarda mutlaka derin devletin verdiği hava ile şişirilmiş unsurlar vardır.

Cumhuriyetin kuruluş aşamasında daha çok İslamcı Kurd potansiyeli egemen olduğu için bediüzzahirlerini İslamcı Kurdlerden oluşturdular. Toplum hem Ermeni katliamında, hem de Kurdlerin cumhuriyet Türkiye’sinin İttihatçı gücüne güç kattılar.

Şimdiki ayarın akıbetini bilmiyoruz ama ikinci ayarda Amid’li Ziya Gökalp’ın Güneş-Dil Teorisi ile uyumlu olacağını tahmin etmemek mümkün değildir.

Ziya Gökalp hariç Cumhuriyet kurulduktan sonra kullanılanı ayarcı elemanlarını göstermelik ev hapisleriyle geçiştirdiler.

Türkiye’de şimdi yaşadığımız üçüncü Ankara ayarı dönemi Kurdlerin kendi kaderlerini belirleme hakkını kullanabilecek döneme rast geldi. Onun için insan çok hayıflanıyor.

Osmanlı karanlığında her kes cübbeli cehennem zebanilerinin yönlendirmesinde olan toplum şimdi iyi ayar verilmiş Mustafa Kemal Burkay gibi devletin basın sözcüleri veya Kurd özgürlük hareketinin temel gücü olan gençliği savaşta bitirip Kürdistan dinamizmini yok etmek için gayret gösteren ayarlanmış politika unsurlar devrededir.

68 döneminde dünyanın değişim sinyalleri verildiği zamandan beri NATO üyesi olan Türkiyenin bölünmezliğini esas alan derin yönlendirmeler devreye girmiştir. Bir bakarsının etrafta İlyas Aydınlar, Pilot Necatiler, Yalçın Küçükler, Veli Küçükler, Atilla Uğurlar cirit atıyorlar. Devletin büyük başarılarıdır bunlar. Küçük insanlar bu sorunları gündeme bile getiremezler.

Geleneksel olarak Allahtan sonar ikinci güç devlettir. Devlet ve devletin ayarcı ve semerci elemanları korkuluk olarak insanları etki altında tutarlar. Toplumun geleceği için ayarlanmış öğelerin yönlendirmesinde, yönlendirilen toplum mu yoksa toplumun kendi özgür iradesi için gerçekleştirebilecek politik çizgi mi daha yararlı olur seçeneklerinden birini savunma imkanımız yoktur.

Kölelerin yarattığı Tanrıların ülkesi olan Ortadoğu’da her şey farklıdır. Bu toplumları oluşturan milyonlar ruhen sağlıklı mi özgür mü? Bu sıralarda huzursuzlukları dile getirip sokaklara düşenlerin “Allahu ekber! Tekbir!” sesleriyle bin dört yüz yıl geriden sesler gelmiyor mu?

Bu memnuniyetsizlık faşist Türkiye Cumhuriyeti devletinin arpalıklarında saltanat süren kişilerin direnişleri gibi niteliksizdir. Reaksiyonlar devrimci değildir. Reaksiyonlar sadece statükonun değişimine neden olur. Statükonun devrilmesinden sonra ortaya çıkabilecek ortamın neye hizmet edeceğini henüz bilmiyoruz.

Dar görüşlü insanların bu reaksiyonların zengin devletlerin petrolü sömürmelerine neden olabileceği doğrultusunda endişelerini ortaya koyuyorlar. Şimdiye kadar petrol büyük devletlerin denetiminde değil miydi? Hem yatırım malları hem de tüm teknik donanım büyük devletlere aittir. Petrolün istihracı ve dünya piyasalarına gönderilmesi de onların denetimindedir. Gericileşmiş dünya  solunun emperyalizmin talanı olarak ezberlerine davam etmesi insanı güldürmekten başka bir işe yaramaz.

Türkiye’de politika da ayarcıların vermiş olduğu ayarlarda şekil almışlardır. Her grubun eline ezberleri tutuşturulmuş, yıllarca bu ezberler bozuk plaklar gibi tekrarlanır durur. İkinci dünya savaşında savaştan kaçıp ormanda 30 yıl saklanan o firar gibi dünyadaki gelişmelerden habersiz olmak 21. Yüzyılın insanına yakışmıyor.

Bilim bunu insanların muhafazakarlığı olarak değerlendirir. Bilim ayarlardan bahsetmez. Ayarcılık ve semercilik bilimdışı bir çabanın ürünüdür. Son nefeslerini vermekte olan ayarlanmış tüm aktörler hala ayarcı devletin amaçladığı şekilde politik eğilimde olduğu bir gerçek olmakla beraber, bundan sonra tarihe karışacağının sinyallerini veriyor.

Gelenekçi toplumların hem komik hem de trajik sorunları olur. Bir yaşanmış olayı anlatayım, belki yukarda yazdığımız beş yüz kelimelik satırlardan daha açıklayıcı olur.

Palu’da tüm medeni hukuku ilgilendiren sorunları cübbeliler çözerdi. Bir mü’min hatununa sinirlenip yerden üç tane taş alıp “üç talak benden boşsun!“ demiş. Aradan kısa bir süre geçmiş, adamcağız pişman olmuş. Hemen cübbeliye gitmiş. Cübbeliler Şeriatın dışında bir karar vermezler ama verdikleri karar hep komik olur. Cübbeli der ki:

-Senin hatunun biriyle evlenmesi gerekir ki ondan boşandıktan sonra ancak yeniden nikah yapabilirsiniz.

-Şeyhim ellerinden öperim, sen al hatunumu!

-Evladım, dinimize göre 5 kadınla nikah olmaz. Benim dört tane nikâhlı hatunum var. Kadın mümin olduğu için cariye de yapamam. Bizim Deli Sabo en uygunudur. Dalyan gibi herif, kadın açlığı çekiyor kerata. Ona söyleyin memnuniyetle kabul eder. Sonra boşansın, yeniden nikâhını yaparız.

-Tamam şeyhim ellerinden öperim, bu iş oldu diyerek talibin seyidinin huzurundan geri geri gittiği gibi gider.

Saboyu bulurlar. Deli Sabo memnuniyetler kabul eder ve:

He valla, kari hoştır, kârı hoştır der.

Sabonun nikahını yaparlar. Bir gece sabonun hatunu olur. Ertesi gün Saboya gelip kadını boşanmasını isterler.

– Sabo senin görevin bitti, kariyi boşa  derler.

-Valla kari çok hoştır, vermenem!

-Yav Sabo bu kârı senin değil, boşamalısın! Derler

Sabu’yu odada tecrite alırlar başlarlar işkence etmeye.

-Mademki karıyı bana verdiniz, niye alêrsiniz? Ben kariyi vermemen! Der.

Tecrit koşulları çekilecek gibi değil artık, Deli Sabo çok işkence görür ve ikna olur.

-Tamam tamam beni dögmeyin, eğer ben boşamasam şeyhin Kur’anı beni çarpsın! Kari 3 talaq benden boştur! deyip işkenceden kurtulur.

Türkiye’deki siyasal, dinsel, yönetsel sorunlar bir acayiptir. Görüntüde Anıtkabir, Anıtkabe gibi görkemlidir ama iç yüzü hiç de çekilecek gibi değil. Müslümanlığa diyecek yok, tam antika! Ne solu soldur ne de sağı sağdır. Nereye bakıyorsun karşında semerciler, ayarcılar görürsün. Her kes yarattığı tabulara sadakatteki imanla yaşar. Uğrunda neler verilmez ki! Can verilir, kan verilir!

Ne de olsa çamurdan yapılmış, biri ruh üfürmüş. Çamuru da ondan, ruhu da ondan. Kendine ait ne var ki? Secdede kusur etmeye etmeye kula kul olmasını çok iyi öğrenmiş. Bu öyle tesirli bir kulluk ki solda da icra etme imkanı bulmuş!

Biz hep kendimizi yeniden yaratalım deriz. Hatta her gün şafaklara yeni bir yüzle çıkalım diyoruz. Bu sefer yaradılışımız çamurdan olmasın, nurdan olsun diyoruz. Yaşam farklı olsun. Mücadeleler farklı olsun. Danışıklı ve danışıksız savaşlar olmasın. İnsan insana kul olmasın! Özgürlükleri slogan yapıp özgürlüklere tuzak kurulmasın. İnsanın düşmanı varsa, insan kendine düşmandır. Ezberler insani ruhsuz bırakır. Ezberleri bırakıp bilimin diniyle, bilimin aydınlığıyla, bilimin gerçekliğiyle yaşayalım. Boş teneke çok ses çıkarır. Boş insan çok gürültü eder. Dolu dolu düşünelim, dolu dolu  yaşayalım.

Reklamlar

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

SAĞLIKLI OLMAK SAĞLIKLI DÜŞÜNMEK

Posted by kaniyasor 28 Şubat 2012

Kani Yado – 28/02/2012

Kurdçe olarak Sosyal psikoloji ders notlarını hazırlarken önemli bir konu önümüze çıktı. Biz konuları ele alırken siyasal çizgilere ters düşen düşüncelerin ortaya çıkacağı muhakkaktır. Düşüncenin doğruluk ölçüsü siyaset değildir. Tam tersine siyasetlerin doğruluk ölçüleri bilimsel düşüncededir.

Dünyada uygulanan sansürler ve toplumun mutluluğu için düşünenleri fiilen ortadan kaldırmaya yönelik infazlar bu yüzden gerçekleşiyor. Topluma son golü atmaya niyetli semerci diktatörler tüm engelleri ortadan kaldırmak için en iğrenç niyetlerini sinsice uygulamaya koyar. Derin bağlantılar bu koşullarda gerçekleşir.

Sağlıklı toplumları, sağlıklı devletleri oluşturan toplumsal yapının temeli bireydir. Birey sağlıklı değilse, sağlıklı düşünmediği gibi, bireylerden oluşan toplum da sağlıklı düşünemez. Sağlıklı olmayan bir toplumun sağlıksız bir devlete sahip olacağı muhakkaktır.

İnsan’n ruhsal sağlıksızlığı nasıl olur?

Bu soru yerine daha farklı bir soru da sorulabilir. İnsan neden düşman sahibidir? İşte insan unsuru ve onun sağlığı bu konu ile deşifre edilebilir. Vatan ve Sakarya naraları atılırken insanların anormalliği coşar. İnsan bunun altındaki sağlıksızlığı muhakeme edemez, çünkü insan hastadır.

Bir düşünün toplum içinde farklılıklar Irak’ta olduğu gibi diğer diktatörlük çiftliklerinde sisteme dayanarak kendilerini yaşatabilmişler. Yaşamlarını devam ettirmek için Suriye’de gerici şeriatçı satırcı, kılıçlı canilere karşı kendilerini Esad yönetimlerine dayanarak günümüze kadar yaşama tutunan Nasurî, Êzdî, Dürzî toplumlarının ve onların azraili durumundakı Şeriatçı İslam toplumuun o halde bulunduğu koşullarda nasıl sağlıklı ruh hallerine sahip olabilirler?

İnsan nasıl hasta olur? İnsan doğal yaşamında ilkel bir şekilde yaşarken hasta değildir. Psikolojisi sağlıklıdır. Onun maddi yaşamı ile ruh sağlığı birbiriyle uyumludur. İnsanın mantığına ters gibi görünse de doğrusu budur.

Dikkat ederseniz ilkel komünal yaşamda, yani köleci toplum öncesi toplumun düşüncesi sağlıklıdır. Bu toplumsal yapıya sağlıklı demek elbette elinde satırları, Zülfikarları, kılıçları, top ve tüfekleri bulunanların hoşuna gitmez fakat, bilimsel düşünce kimsenin hatırı için doğruları ne savunmaktan imtina eder ne de erteler.

O zaman insanların ruh sağlığı insanın tutsak alınmasından sonra bozulmuştur ve günümüzdeki acımasız koşullarla çeşitli travmalara dönmektedir. Burada hem insanı tutsak eden insan öğesi hem de tutsak düşen insanın ruh sağlığı bozulmuştur. İnsanların özgürlük talepleri, diktatörlerin egemenlik amaçları için kullanıldığı zaman ve toplum yağmurdan kurtulurken doluya tutulduğunda ruhsal bir şok görür.

Aldatılmış iradenin bir erk tarafından kullanılıp insanın iradesizleşmesi kadar büyük facia olamaz! O halde ruh sağlığının veya sağlıksızlığının nedenleri kesinlikle belirlenmelidir. Yan etkilere takılıp temel nedenleri görememek pek mantıklı bir iş değildir.

Muammer Kaddafi’yi taşla öldüren kölesinin hastalığının ibresi çok yüksektir. O köle ve o kölenin anne ve babası sağlıklı olabilir mi? Muammer Kaddafi’nin El İlah sıfatıyla veya Allah adına söylediği yalanlarla onlara “bijî serok Kaddafi“ dedirtmiştir. Bu koşullarda ne aldanan toplumun ne aldatan Muammer gibi ilahların ruh sağlığı normal olabilir.

Kurdistan’da ne Kürdleri infaz eden Kurdlerin, ne de Kurdleri infaz eden devlet sorumlularının ve tetikçilerinin psikolojileri sağlıklı olur. Bildiğimiz veya bilmediğimiz/duymadığımız birçok hasta intihar ettiler. İntihar etmeyenleri ise o kötü ölümden beter bir ölümü yaşıyorlar!

İspata dayanmayan hiç bir düşünce bilim alanında yer bulmaz. Bir savdan ibaret kalır. Düşünce tarihini doğru incelediğinizde köleci toplum öncesi dinsel düşüncelerle, ilkel komün paylaşımcı toplumsal yapının düşüncesinde, inançlarında şiddet esas alınmadığı görülüyor. Bu toplumlarda cihat yoktur. Şiddet doğal korunma güdüsünün dışında esas alınmamıştır.

O zaman köleci toplum sisteminde işgücü dediğimiz bireyin tutsak edilmesi ve emeğinin sömürülmesiyle insanlar üzerinde tahakküm ihtiyacı duyan sömürücü sınıfla ilgilidir. Bu sistemden sonraki, feodal, kapitalist sistem ile sosyalizm ütopyasının  taklit-i icraları olan nasyonal sosyalizm ve günümüzdeki diğer Saddamcı, Muammerci, çok sayıda bunlara benzer semercilerin paradigmaları da sömürüye ve şiddete dayalıdır.

Konuda görüldüğü gibi düşünce, şiddet, sömürü denen üç unsur bu konuyu belirliyor. Geçmişte yalana dayalı düşünce vicdanı tutuklayarak bireyi iradesiz bırakan sömürücü sınıflarda olduğu gibi siyasetin eskici pazarlarında  hala bu yöntemde ısrarcıdırlar.

Ortadoğu’da günümüze kadar hala irade gaspıyla toplumu dine dayalı sistemlerin zindanlarında insanları düşünemez hale getirdi. Bundan sonra köleler artık‘’iradem diktatörümdür’’ demeyecektir.

Yalanlara dayalı düşünce ile toplum için korkuluklar yaratarak bi hale getirdikleri görülüyor. Kim köle sahibine secde etmezse cehennemde yanar, ”kim Anıtkabir ve Anıtkabe etrafında dönmezse cennet yüzü görmez” korkularıyla bu unsurları  olarak bostan korkuluğu gibi memur kılınmıştır.

Biz dinsel düşüncelerle çağımızın düşüncesini ayrı kategoride alamayız. Doğal olarak tutsaklığı yaşam biçiminde bir kader olarak algılayan bir muhafazakar için, dinsel düşünce Tanrıların buyruklarıdır. Bu da teorik olarak doğrudur ama bu buyrukları sandıkları gibi 7. kattan bir postacıyla taahhütlü olarak gönderilmemiştir. Bu buyruklar sömürücü sınıfın Rabbimizin adına salladıkları yalanlardır. Bunların içinde beğenilen yalanlar olabilir, bu da işin süsüdür.

21. Yüzyıla girdiğimiz bu süreçte hala tabular yaratılarak insan düşüncesi, insan vicdani üzerinde ambargo yaratarak, iradeyi iğfal etmek faaliyetleri hızla devam ediyor. İnsana hiç bir yararı olmayan ajitasyonlarla bu tabulara meşruiyet kazandırmak istenmektedir. Ayrıca insanın en doğal taleplerinin slogan olarak veya taahhüt edilerek kendilerini dayatıp, insanı aldatma amaçlı propaganda malzemesi yapmakla toplum yeniden tutsak edilir.

Biz aldatma konusunu propagandalarda su, yol, elektrik taahhütleriyle halkı taraftar yapmaya çekmeği kast etmiyoruz. İrade iğfaliyle toplumun nasıl tutsak edildiğinden bahsediyoruz. Geçmişte şiddet ve dini misyonerliklerle başardıkları gibi bu gün yine şiddet ve ideolojiyi araç olarak kullanarak başarmaya çalışıyorlar.

Bazıları şiddetin öğretmenlerinin hayvanlar olduğunu söylüyorlar. İnsanlar, yüzmeyi balıklardan, parçalamayı kurt, çakal gibi vahşi hayvanlardan, uçmayı kuşlardan öğrendiklerini iddia ederek kendi suçlarını hayvanların üstüne atıyorlar. Oysa şiddette insanlar hayvanları da hayretler içinde bırakıyorlar.

Hayvanlar şiddeti ölçülü olarak doğal yaşam dengelerini bozmadan yaşıyorlar. İnsanlar şiddeti çok kötü kullanıyorlar. Bu ölçüsüzlük bazen dinler adına Hıristiyan cihatları veya Müslüman cihatları şeklinde olur.

Sağlıklı yaşamın sağlıklı ortamı özgürlüktür. Sağlıklı yaşamak sağlıklı ruh sahibi olmaya neden olur. Diktatörlüklerin vesayetinde bir özgürlük yoktur. Diktatörlerin dayandığı militarist vesayet yaşadıkça insanların tutsaklığı devam eder. Her diktatörlük ve her hasta diktatör hasta bir toplumun ortaya çıkmasına neden olur. Hiç bir diktatör sağlıklı değildir ve diktatörlük bulaşıcı, iğrenç bir ruh hastalığının nedeninde ortaya çıkar.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

EZBERLER VE GÖRECELİKLER

Posted by kaniyasor 27 Şubat 2012

Ezbere yaşayan toplumlarda yanlış kullanılan ifadeler öyle yaygınlaşıyor, öyle ezberleniyor ki, şaşırmamak elde değil. “Bu gün bir ölü öldü” cümlesini duyduğumda çok şaşırmıştım. Belki Türkçeyi sonradan öğrendiğim için bana çok ters düşmüştü. O zaman Türkler ezbere yaşıyor, kendi dillerini yanlış öğreniyorlar.

Dini yalanlar Rabbimizin söylemleri olduklarını sandıkları için tüm yaşamları yalanlarla ve ezberlerle kuşatıldıklarını görmek insanın özelliklerinden olan muhafazakârlıkları ile ilgili olmakla birlikte içi boşaltılmış, tamamıyla karanlığa ait bir yaşamın egemen olduğu gözden kaçmıyor.

Bu durumumda yalnız diller değil yaşam biçimi de ezber olarak süregelmektedir. Bilgi ve kültür düzeyi çağın gerisinde olan halk sürekli aşağılanıyor bu konuda sayın bilgililer siz nasılsınız? Ben sizi gördüm, halkın çok ve çok gerisindesiniz. Halkın ezberleri ile çağdaş olduğunu sanan Kemalist Türk kişiliğinden aşağı tarafı nedir ki? Anıtkabir ile Anıtkabe arasında fark yoktur. İkisinde de yaşam ezberi çok geridir.

İnsan eski inançlara dayalı yaşam biçimlerini gördüğünde bu insanların süreç içinde gelişebilecekleri insanın aklına geliyor. Kemalist kişilik insan üzerine her hangi olumlu bir etki yaratmıyor. O anda insanın aklına Hitler, geliyor, Kemal geliyor, Kemaller geliyor. Bunları hatırlamak bile işkencedir. Bu en büyük işkence, en büyük zulümdür.

Siyasal alandaki gerilik bir başka ezber, bir başka komedi! Kurd kelimesi duyulduğunda hassasiyetlerden bahsederler. Bu ne kadar hassas bir hassasiyet!

Ezberler bana göre farklı, sana göre farklı gözüküyor ise her iki taraf için de yaşam faşizme göredir.

Yoksa talan ettikleri Anadolu’nun hesabından mı korkuyorlar? Mesela İzmir’de, İstanbul’da İnönü ailesine ait gayrimenkullerin eşkıyaca ve talanla ele geçirilen bir gasp olduğunu kimse biliyor mu? Bu gayrimenkullerin sahiplerinin çocukları hayattadırlar.

Ermeni konusu uluslararası alanda konuşulduğu zaman ölen veya hayatta olan generallerin mirasçılarını bir sancı tutuyor! Hele Kıbrıs’ı işgal eden korsan generaller! İngilizlerin kendi üslerini korumak için Türkleri maşa olarak kullandığı zaman bunlara talan fırsatı doğdu.

Türkiye’de her şey komik, bir o kadar da insana acı veriyor. Her kes şimdi işkencelerden, işkencecilerden bahsediyor. Kimse işkencenin tanımını yapmıyor. Kafayı maaş karşılığında işkence eden ruh hastalarına takmışlar. Hele hayatları boyunca çevresine işkence edenlerin işkenceden bahsetmesi çok komik oluyor.

Devletin işkenceci sağı, işkenceci solu, daha fazla işkence etmeyin! Bırakın işkenceye karşı olan insanlar bu hesabı bu kirli devletten sorsunlar!

Recm ile ilgili bir hikaye var Hıristiyanlıkta. Bir kadını günahkar sayıp taşlarken kadın kendini Hz. İsa’nın arkasına atıyor. İsa: ‘’Sadece günah işlememiş insanlar taşlamaya devam etsin, günahkarlar gitsin buradan” der. O esnada kimse kalmaz her kes taşlamayı bırakıp gider.

Biz de diyoruz ki, kendi insanını infaz edenler, kendi insanına işkence edenler kendi cehenneminde kalsınlar. Eli kana bulanmamış, kendi insanını infaz etmemiş vicdanlı Kurdler ve vicdanlı Türkler  işkencecileri sorgulasınlar.

Türkiye bir sisteme sahip olduğu gibi bu sistem içinde biçimlenen Türk, Kurd ve diğer halklar da bu acayiplikten nasiplerini almışlar. Kiminle konuşuyorsunuz, kimi dinliyorsunuz, kimi okuyorsunuz her kes işkenceye karşı görünüyor.

Devlet kendi dişlerini gösterdiği zaman Antalya’da, Kayseri’de  mezardaki insanlarımızı çıkarıp  atan bu acayipler ne oldu da şimdi işkencecilere  karşı oldular? Ne değişti de her kes infazlara karşı oldu?  Bilmiyorum Kurdler mi çok Kürt infaz ettiler yoksa Türkler mi çok sayıda Kurd infaz ettiler? Ama her kes şimdi infazların hesabını soruyor! Sahi siz nesiniz? Neden böylesiniz?

O zaman bu işkence etme eğilimi neden bu kadar zirvede? Bak işkence etme eğilimine sahip olup da işkencecilerin ortaya çıkmasını isteyen bir işkenceci ne diyor: ”Bu işkencecileri hepsini yakalayıp kazıklara oturtmak lazım” diyerek işkenceciye işkence edilmesini öneriyor. Gördüğünüz gibi işkenceci işkence mağdurları da işkencecidirler. Hem de kazıkçı işkenceci!

İşte bu kazıkçılar bu korsan sistemin ezberlenmiş yaşamında kazıkçısı olduğu için hem mağdur hem de zalimdir.

Güler misin ağlar mısın! Sapıklığa en fazla eğilimli olanlarda, sapıkları linç etme eğilimi çok fazladır. Türkiyede kim ne kadar adil ki adalet istiyorlar? Neyin adaleti? İnsan bu kadar da yüzsüz olmaz.

Hele işkencecilerin, Silivri’nin, Ergenekon’un avukatlığını yapan CHP bu günlerde adalete iyi kafayı takmış. Adalet istiyorlar! Zindanlardaki işkencecilere ve işkencecilere talimat ile işkence yaptıran, infaz eden generallerin hukukunu savunuyorlar! Bunlar ne kadar adalet güzardırlar, gözlerim yaşardı!

İnfazcı Türkler ve Kürtleri yanlış anlamışız, ne kadar hümanistlermiş ki şimdi infazların ve faili meçhullerin hesabını soruyorlar!

Gördüğünüz gibi Türkiye’de biçimlenen insanlar A derse, siz B anlayın. Bu sistem içerisinde siyasetle benzeşmeden kaynaklanıyor. İnsanlar, siyasetler, siyasi partiler, liderler, göründükleri gibi değildirler. Üstü kırmızı altı karadır bu maskelerin.

Siyasetlerin kandırıkçı becerileriyle toplumu koyunlaştıran, köleleştiren sistemin tilkileri kana doyamıyor! Ortadoğu’nun kontrol altına girmesinden sonra telaş içine giren savaş rantçıları deşifre olmaktan kurtulamıyor. Şimdi B planını uygulayacaklar. Şimdi Maho Axa ile Bilo meselesi gibi aldatmaların arkası gelmiyor.

Bu sistemin en büyük korkusu KURDİSTAN’ın bağımsızlığ değilmiydi? İşte bunu engellemek için bin türlü bahane şimdiden ortaya atıldı bile.

Bunların derinlerinin biçim verdiği her şey böyledir. Hiç bir şey bu derinlerin iradesinin dışında gelişmemiş. Ergenekon operasyonlarının hükümetle hiç bir ilgisi yoktur. Hiç bir hakim veya savcı Türkiye’nin devletine ve hükümetlerine güvenerek kendini tehlikeye atmaz.

Bu operasyonlar, bu canilerin yargılayan erk, infaz edilen inanların kemiklerinin istihraç edilmesi uluslar arası gücün kendi çalışma alanına giriyor. İtalya’da bu operasyonlar biter bitmez Türkiye’de başladılar. Elbette bu da ezbere yaşamla ilgilidir. Ezberlenen yaşam standardında her kes sürekli karşısındakine işkence etmiş. Gelin kaynanaya, komşu komşuya, aşiret aşirete, sol sola, sağ sola… Biz bir aile içinde bir kardeş devletin sağı, bir kardeş devletin solu olduğu için birbirine işkence eden kardeşleri de gördük. Bu devlet ne güzel devletmiş de kardeş kardeşe düşman oluyor onun aşkı için!

İnsan neden böyle yüzsüz oluyor? JİTEM çok sayıda Kürd’e işkence edip, cesetleri  sağda solda gömdü! Bu olayda sadece eli Kurd kanına bulanmamış insanlar hesap sorsun, kanlılar değil! İnsana sormazlar mı “ peki sen kaç bin Kürdünü kendi kanından, kendi canından infaz ettin?” diye?

Ben şahsen işkence gördüm, ama kinlenmedim ve kızmıyorum işkencecilere. Çünkü dışarda işkence yapmaya elverişli çok insan vardı, onların işkenceci oldukları maskelenemecek derecede açıktı. Bunu çok iyi biliyordum. Bu durumu bilmemek cinnetlere neden olabilir, oysa işkence gören insan da iyi bir işkencecidir. Bu kavga benzerlikler arasında çıktığı için bu kavgada benzerlerden biri zalim, biri mazlum ve mağdur oluyor. Adil olmayıp adalet dilenen, işkence eğilimi olup işkence gören insanların haline bakın! Görüyor musunuz ne kadar komik? İşte bunlar kendi ezberlerine mahkum oldukları için kendilerini sorgulamıyorlar, sürekli kendi dışındaki her kesi sorgularlar.

Doğru bir gözlem yapılırsa toplumda, işkenceci olamayanların sayısı çok az çıkar. O zaman biz neden işkenceci memurlara kızıyoruz? Konular arasında bağlantı yapılmazsa ezber olur.  Zulme, işkenceye karşı olan siyasiler sürekli birbirine psikolojik ve fiili işkence yapıyorlardı.  Ne zaman işkence karşıtı oldular?  Neden haberimiz yok? Bir dönem biz kendi arkadaşlarımızın kurşununu yememek için hep dua ettik veya onları hep sükunete  davet ettik. İnsanların bakışları bile işkenceydi.

İnsanlar ezbere yaşıyorlar, keşke bu ezberler insani ezberler olsaydılar!

Ezberler, canavarın keskin dişi, sokakta kovalanan boğayı kovalayan caninin satırı, toplumdan intikam almak modası geçmiş zulüm siyaseti.

.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

ATICILAR VE SATICILAR

Posted by kaniyasor 26 Şubat 2012

Toplumu aldatma niyetiyle hareket eden güçler, bireyler hem atıcılıkta hem de satıcılıkta çok mahirdirler. Tarih bunların marifetleriyle yalan çöplüğüne döndü. Geçmişte Rabbimizin adına iyi atıyorlardı. İnsanların gözü açıldıktan sonar atıcılar satıcı kılığıyla yeniden 19. ve 20. Yüzyılı insanlığını hayli uğraştırdılar.

İnsanlar atıcıların yalanlarına o kadar inanmışlar ki, bir iddia ile çıkıyorsunuz, kimse bu iddianın yüzüne bakmıyor bile. Biz Çanakkale Savaşının bir danışıklı savaş olduğunu, o savaşla Anadolu gençliğinin bitirildiğini iddia ettik. Ne günümüzde danışıklı savaşı sürdürenler, ne de bilimsel düşündüğünü iddia eden ezbercilerden bir ses çıktı.

Kimseden ses çıkmaz, çünkü Türkler ve Kürtler ilkokulda sabah ilk derste Türklük yeminini ettikten sonra Çanakkale Savaşını öğrenirken çok heyecanlanmışlar. O ırkçı faşist/iğrenç heyecanın etkisinden nasıl kurtulsunlar?

Yalancıların kahramanlık destanları onların duygularını çok kötü vurmuş. Bir türlü onun etkisinden kurtulamıyorlar. Ermeniler kendi dertlerine yanarken Çanakkale’den geri dönmeyen gençlerini düşünecek halde bile değildiler.

Zalimler onları gördükleri yerlerde öldürüyor, tecavüz ediyorlardı. Tehcir esnasında Osmanlı askerlerinin Ermenilere nasıl davrandıklarını, kızlara ve kadınlara nasıl tecavüz ettiklerini duymayan kalmadı ama vicdan sarhoş, vicdan uyuşuk, vicdan atıcı, vicdan satıcı…

Palu Özerk  Kurd Hükümetinin gayri resmi olsa da  yetkilerini kullanan mütegalibelerinin Tehcir esnasında görevli tehcir refakatçisini çocukluğumda   görmüşdüm.

Bize  neler olduğunu  anlatmazlar. Görev esnasında ne yaptığını bilemezsin, söylemezler.  Sırlarını saklarlar hep. Sadece bizden şakşak isterler. Bizim liderimiz olurlar, kurtarıcımız, atıcımız ve satıcımız olurlar ama devlet sırlarını ifşa etmezler.  Saçlarımı insanlar gibi okşamıştı, küçüktüm; insan olup olmadığını soramazdım.

Dep’in acıları Dep’te höyük oldu, gömülü kaldı. Geride birkaç yarım porsiyon insandan başka ne çanlar çaldı, ne de anılar!

Kimin kaç Ermeni”nin ocağını söndürdüğünü anlatmazlar. Devlet nasıl yaptıklarını saklıyorsa onlar da devlet babalarına sadık kalırlar saklarken. Hani siyasi davalarda devlet sırları söz konusu olduğu zaman her kes itaatte kusur eylemez ya!

Kafamızdaki, beynimizdeki devlet ortaya çıkarsa on şiddetinde deprem olur, depremin arkasında artçı depremler olur. Yavaş yavaş, alıştıra alıştıra kafamızın, beynimizin içindeki derin ve zalim devlet-i ali yüzünü gösterecek. Biz haykırarak “bizi kendine benzeten buydu” diyemeyeceğiz. Ah satıcılar ah satıcılar!

Onların devlet babaları da para ile satın aldığı, para ile yazdırdığı vicdan satıcılarına dayanarak tarihi tahribatlar yaparken, vicdan isyana kalkar!

Bu zavallılar Sünnisiyle, Alevisiyle nerede olduğunu bile bilmeden, kim olduklarını bile bilmeden Kerbela’da Hatice’den çapulladıkları miras için kavga edip birbirini vuranlar için ağlarlar.

Her kesin evinde mutlaka KERBELA VAKASI diye bir kitap vardır. Onu yalanların motifleriyle süsleyip saklarlar.

Çapulculuk deyip geçmeyin! Yalanıyla talanıyla, atıcısıyla, satıcısıyla, diniyle, ırkçılığıyla kocaman bir beladır! İnsanlar bu belalarla büyülenmiş, hiçleşmiş, çürümüştür. Alkolun, uyuşturucunun tesiri atıcılık gibi bağımlılık yapsa da atıcılık kadar uzun vadeli olmaz.

Bu kadar düşürülmüş atıcıların satıcıları yaman olur! Kimi şövalye olup özgürlüğe giden yolu tıkar. Kimi Mustafa kemal Burkay olup devletin sözcüğüne soyunur. Kimi devletin karşısında veya yanında devletin silahını alır, ortamı anlaşılmaz duruma getirir.

Bu atıcılardan ancak böyle satıcılar çıkar!

Komşuna karşı veya diğer aşirete karşı güçlü olduğunu göstermek için devletin gücünün kapı kulu, yalakası olup köy koruculuk sisteminin 60 bin kişilik ordu teşkil eder. Yani Kürde karşı Kurdlerden teşkil edilen ordu!

Kim bunları birbirine vurduruyor? Vuranlar niçin vuruyor? Kim emreyledi? Kim bıyık altından güldü, Bunun arkasındaki güç kim?

Büyük devletleri ulusal orduları bu kadar fazla değil, bu silahşörlern sayısı neden bu kadar fazla.?

Aslında bu satıcılara cahş demek pek geçerli akçe değildir. Her cahşın çok sayıda yüzü, kimliği var. Bunlar kendilerini toplumun kalitesinde tescil etmişler. Hem sınır boylarında TSK-JİTEM- KURD Anonim ortaklığında kaçakçı, hem TSK ordusunda asker, Hem KURD, hem Ankara yolcusu. kurtarıcı Şaban!

Siyasette sivriliğin nedeni bir ideal değildir. Çok sayıda işkenceci Silivri’de zindanda olduğu için muhalifler, Kurdler eski sevdalarına kavuşmak için gayet aktif oluyorlar. Silivri sivri, silivri sabırsız! Orada işkence görmüyorlar ama işkencecilere göre değildir zindan, işkenceciler Kurdlere işkence ederken mutlu olurlar.

TC derin devletinin Kurdler içindeki Türkiye Cumhuruyeti Büyük Elçisi Yalçın Hoca, hocalığın şerefini beş paraya getirdi. Onun yeri orası değil, Kurdlere tuzak kurmada siyasal becerileri göstermesi gerekiyordu! Tetikçi general Veli Küçük ve Atilla Uğur abileri öyle buyurmuştu!

Bu arkalarda, bu atmada, bu satmada özgürlüğü unuttuk! Sahiden özgürlük nadir? Özgürlüğü çok mu seviyoruz? O zaman neden o kadar katillerimize sevdalandık?

Rabbimiz  böyle yaratmadı bizi. Ter temiz bir çocuk, dünya harikası kadar görkemli bir çocuk, dünyalar kadar büyük çocuktuk. Örslerle, çekiçlerle, dövüle dövüle, sövüle sövüle cüceleştirildik, hep diktatörlerimize duacı, katilimize sevdalı hale getirildik!

Bir beladan kurtuluruz, bir bela sırada bekler. Atıcılar, satıcılar, nebi olur gelirler, veli olur gelirler, lider olur gelirler. Her gelen atıcı başımızın belası olur, yalancıların âlâsı olur.

Ya Rabbim ne yaptık sana? Nadir bu bela? Güneyden yalancılar, doğudan talancılar, kuzeyden arta kalanlar bela .Kurtlar koyun sürüsüne göz dikmiş, çakal artık peşinde… Tilkiler göz dikmiş kümesteki tavuğa, tavuk solucan avında. Kimin kime güce yeterse!

Bu düzen değişmeli. Canlılar birbirini yer, insanlar kendilerini yer. Hayvanlar yaşamak için saldırır, yer. İnsanlar niçin saldırdığını bilmezler. Öyle emretmiş şizofren liderler! Bunlar böyle kendilerini tatmin ederler!

İşte böyle atıcılardan ancak böyle satıcılar çıkar. Seni satar kendine değer katar, değerini piyasaya sürer kendini satar. İşte politika dedikleri insan pazarı budur. İnsan hakları Evrensel Bildirgesi bu pazarlara karşı insani korumak için evrenselliğe adım atmak, insani politika pazarlarından korumak için ilan edililmişti. Bu edilmişliğin de içine ettiler ve bildirgeleri deldiler.

Politikalar renk değiştirir gelir, din değiştir gelir, slogan değiştirir gelir. Hitler, olur, Saddam olur, Kaddafi olur. Tedbili kıyafetle gelir. Atıcılıkla gelir insani satar da gider..

Ya Rabbim! Fareleri kedilerden,

İnsanları despot liderlerden,

KurdleriTürklerden,

Vicdanları cübbesizlerden

Kadınları cübbelilerden,

Dünyayı üfürükçülerden koru ya Rabbim!

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

BUDUR OL HİKAYET

Posted by kaniyasor 25 Şubat 2012

Son günlerde Kurdler sık sık Kürdistan haritasını yayınlayarak Kurdistan’ın bağımsızlığını konu eden yazılar yayınlıyorlar. Kurd ulusunun halk önderi Barzani kardeşimiz  bu Newroz’da Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan edeceklerini konu eden bir mesaj yayınladı. Türk genel Kurmayı’nın gece ışıkları sönmedi o gece. Her nedense Türkiye’de yaşayan Selanik hayranı Kurdler de huzursuz oldular.

Ayrıca, Kurdistan’ın bağımsızlığının ilanı tartışıldığı bu sırada bazı KURD yazarlar bu durumun, Türkiye için ciddi tehlike kapsamında Amerika’ya dayalı faşist bir girişim olarak ima edip karşı çıkıyorlar.  Güney Kurdistan zemini Kurdlere ait olmayan topraklar olarak iddia ettikleri içindir ki bu güdümlü Kurdler ”Irakta dökülen kan üzerinde bağımsızlık ilan edilemez” yaklaşımını savunuyorlar. Oysa  Kurdlerin kendi kanı, faşist Saddam yönetimi tarafından kendi ülkelerinin zemininde döküldü.

Irakta meşhur Saddam Huseyin’nin ırkçı yönetimi Kurdleri soykırımdan geçiriyordu. O zaman bu kalemler İşgalcilerin taşeronluğunu yapıyor. Amerikan sorumluğunda müdahil uluslararası güç, beklenen faciaları önlemek için oradaydı. Arapların kanını dökmek için değil.

Kurdistan’ın Kuzeyi Türkiye, Güneyi Irak işgalindeydi. Bu Kurd kalemlerin işgalcileri çok ustaca gözardi ediyorlar. Kurd bağımsızlık talebine karşı var güçleriyle saldırıya geçmeleri net olarak anlaşılmaya başlıyor. Türkiyeyi, Irak Araplarının toprak bütünlüğü saçmalığını savunmak Kurdlere düşmez. Bu yaklaşımlarla kendini misyonerlik pazarlarına süren sübjektif niyetlerin varlığını işaret ediyor.

Avrupa’da İngiltere, İsviçre, Belçika’nın farklılıklardan kaynaklanan bölünme durumu vardır. NATO bu konuda bu farklılıklara saygılıdır. NATO Türkiye’nin doğusunda yaşayan Kurdlerin diğer parçalardaki Kurdlerle kader birliği yapmasına karşı çıkmamalıdır.

Newrozda Kurdsitan’ın bağımsızlığı ilan etmesi  karşısında NATO’nun Türkiye’nin hassasiyetleri göz önünde tutarak Türkiye’deki Kurdlerin kendi kaderlerini belirleme düşüncesine saygılı olmalıdır.

Türkiye’yi suni teneffüsle ayakta tutan Avrupa bu politika ile geçmişte Ermeni Soy Kırımı’na neden oldu. Tarih Kurdlerin kendi kaderini belirleme kararına karşı o şekilde tekerrür etmemelidir. İnsanlık geçmişteki acıların sarılmasına çalışmalıdır. Mağdur olan Ermenilerin Soykırımı’nın gerçek nedenleri anlatılmalı. Talancılığın nedenleri her boyutuyla anlatıldığı takdirde acılar kısmen de olsa diner.

Türkiye Osmanlı karanlığını devralırken kendi tarihi sorumluluğuyla dünya insanlığının karşısına çıkmalıdır. Günümüze kadar icra edilen barbarlıktan dolayı insanlıktan özür dilemek zorundadır. Bu durumda insanlıktan özür dilemesi gereken İslam ve Hıristiyan Roma-Vatikan Şeriat düzenlerinin Avrupa’ya ve dünyanın diğer parçalarına verdiği tahribatlar ve acılar için de özür dileme ve tarihi bir sorumlulukları vardır.

Günümüzde yaşadığımız coğrafyada huzursuzlukların insanın değişmesiyle ilgili olduğunu her kes biliyor. Büyük devletler,  gerici despot yönetimlerden ekonomik nedenlerle memnun olduğu da bilniiyor. Ticari ilişkiler eski statükocu idareler yerine değişimin gereklerine göre çağımıza uygun yönetim biçimlerinin ortaya çıkmasına engel olunmamalıdır.

Bir taraftan Yüce Rabbimizin adına dinler ilan eden, kutsal kitaplar tanzim eden yalancılar eski tarzda yalan üzerine kurulmuş, Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman Şeriatlarına dayalı yönetimler yerine gerçeklere dayanıp, birlikte yalanlardan arınmış örnek davranışla dünya halklarının ruh sağlığnı ciddiye almalıdırlar.

Yalanlar insan ruhunu korku ve korkuluk mezarlığına çevirdiler. İnsanlık, insanın ruh sağlığı konusunda yalanlardan vaz geçip  gerekli tedbirler alınmazsa  vahim durumlar ortaya çıkar. Vicdan sorununu dine, dini siyasete  alet etmekten vazgeçilmelidir. Aksi taktirde insanların gülünçlüğü devam eder ve sonucu büyük acılara neden olur.

Türkiye’de yaşayan halklara da büyük görevler düşüyor.

Artık Türkiye’nin bölünmüş faşist yapılanmaların ürünü olan CHP, MHP ve Ak Parti’nin oluşumunda Türk-İslam grubunu oluşturan faşist klik eski yaşam biçiminde , eski kalıplardan ısrarcı olmamalıdır. Avrupa’daki Hıristiyan gericiliği dünyanın değişimine karşı Otuz Yıl savaştı ve kaybetti, daha sonra milliyetçi faşist bir çehre ile ortaya çıkıp dünyayı gericiliğe, karanlığa tekrar çekmek istediler, orada da kaybettiler.

Her kes artık bu tarihi olaylardan ders çıkarmalıdır. Bilhassa Ortadoğu’nun karanlığının ortasında bir umut ışığı olan Kurdler güdümlü diktatörlükler yaratma eğilimi gözden kaçmıyor. Diktatörlüklerin akibetinin belli olduğu bu durumda Kurdleri bu gülünç duruma düşürmeye çalışan derin odaklar  bu pervasızlıktan vazgeçmelidir.

Kurdler için umutlar yaratıp kendi ulusal değerlerinden uzaklaştırma girişimlerinin de mutlaka bir bedeli olacaktır. Hesabı verilmeyecek hiç bir yanlış kalmayacaktır.Bu çok büyük bir tuzaktır. Kurdler, Asurlular, ve diğer halkların İslam öncesi dünyaya yaptıkları öncülüklerini hatırlayarak tarihi misyonlarını etkili bir şekilde yerine getirmek zorundadırlar.

Çok iyi biliyoruz ki İsa’nın hümanizmi Romaya götürülüp zulüm dinine çevrildi. Çok iyi biliyoruz ki Mekke karanlığında da bir değişim olarak ortaya çıkan İslam bir zulüm dinine çevrildiğini.

Toplumların değişim talepleri her zaman zalim sınıf ve tabakalar mu talebi yönlendirerek zulüm mekanizmasına çevirdiklerini biliyoruz. 20. Yüzyılın sorunda Türkiye’de yaşayan Kurdlerin özgürlük talepleri de bu kötü kadere sürüklenmek isteniyor.

Türkiye’nin bölünmezliği esas alan mihraklar Kurdleri bu istemlerine göre yönlendirirken önemli acılar yaşanıyor. Kurdler arasında ulusal birliksizliğe sürükleniyor.

NATO Türkiye’yi güçlü bir şekilde ayakta tutmaya çalışırken Kurdlerin onuruyla oynamamalıdır. Bu durum, bu derin müdahaleler 21. Asrımızın açıklık politikalarına uymuyor. Bu müdahalenin başlangıcından beri bu tür politikaların insan kişiliğine yaptığı tesirler çok olumsuzdur.

Türk toplumu yeteri kadar kirlendiği gibi, Kurd toplumu yerleşik düzende edindiği paylaşımcı, hümanist kişiliği yerine yavaş yavaş bencil, dilini, kültürünü kaybederek kendini asimile eden katiliyle benzeşiyor. Selanik’e bakan yüzle benzeşerek farklılaşmak kimseye bir yarar getirmez. Her kes kendine benzediği takdirde farklığın cazibesinde bir anlam kazanır.

Kurdler Mezopotamya’nın temel aktörlerine benzerliğinde insanlığa değer katabilir. Dejenerasyon bölgemiz için büyük bir kayıptır. Mutlaka kirlenmenin önüne geçmek için Türkiye’de yaşayan Kurdlerin siyasetin derin işbirliğinde derin stratejilere kurban edilmemelidir. Doğru politikada kim diktatör, despot olma şansına, çıkar kaybına uğrarsa uğrasın. Bu derin projelerde Türkiye’yi örnek laik bir İslam devleti modeli olarak sunarken insanlık heder edilmemelidir.

Ermenilerin Avrupa’ın kurulacak müstakbel Laik Türkiye Cumhuriyetinin kurulması projesi 1915 yılında tarihin en büyük soykırımlarından biri olan Ermeni Soykırıma neden oldu. Anadolu bu soy kırımdan sol kolunu kaybetti ve şimdi özürlü yaşıyor. Anadolu’nun diğer kolu olan Kurdler de kurban edilirse diğer kolunu da kaybeder ve bir özürlü kütükten ibaret kalır.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

TOPLUMSAL TRAVMALAR

Posted by kaniyasor 24 Şubat 2012

Çok yüzlülük bir travmanın sonucudur. Toplumda genelde iki yüzlülük kavram olarak kullanılır. Bu durum her yerde ortaya çıkar. İnsanın doğasıyla ilgilidir. Bu doğada insanın göstermeye çalıştığı yüzüyle, şiddeti esas alan bir canlı türüne ait olmasından dolayı bilinçaltında sürekli mevzide duran gerçek yüzü. İnsanların üzerine hafifçe gittiğiniz zaman bu bu maskelenmiş yüz mevziden çıkıp topu-tüfeğiyle ortaya çıkıyor.

Bu durum toplumsal travmaların insan yaşamını kendi emrine almadığı koşullarda iki yüzlülük olarak ifade edilir. Tek yüzlü insanın oluşması koşulların sağlıklı olması koşuluna bağlıdır. O koşullarda ancak mümkündür ama mükemmele yakın, yani tek yüzlülüğe yakın bir durumun hâsıl olabileceği muhakkaktır.

Bu koşullarda biz ikiden fazla yüzlü olmanın nasıl oluştuğu üzerinde iyi düşünmemiz gerekiyor. Kimse birden fazla yüzle yaşamak istemez ama birden fazla yüze mahkûm olabiliyor. Toplumsal travmaların içinde olan insanlarda tek yüzlülüğün oluşması imkânı yoktur. Toplum öyle olaylarla karşı karşıya geliyor ki, bireylerin katline veya faklı şekillerde ölümüne neden olabiliyor.

Ortadoğu siyasal tahlilleriyle çok karsılaşıyoruz ancak psikolojik boyutta tam kapsamlı tahlillerle karsılaşamıyoruz. Bu coğrafyadan bahsedildiği zaman ya gericiliği, ya şiddeti, ya da adil olmayan sonuçların siyasal boyutları dile geliyor.

Ortadoğu’yu doğru tanımak için geçmişte meydana gelen olayların neden olduğu tahribatların ruhsal travmaları incelenmesi gerekiyor. Bunu ortaya çıkarmak için travmaya neden olan şiddetli olayların doğru incelenmesi gerekiyor. Her kes İslamın Mezopotamya ve Anadolu’daki seferlerini kahramanlık ve İslam’ın zaferi olarak tanımlarken olayın gerçek boyutu gözlerden kayboluyor.

Oysa bu tarihlerde nice insanlar katledilmiş, İslam orduları tarafından cariye olarak esir alınıp Mekke cariye pazarlarına sürüldüğü zaman geride kalan çocukların durumunu hesaba katmaz. Mezopotamya uygarlığı Mekke köleci orduları tarafından yakılıp yıkılırken olaydan sonra hayatta kalan insanların geçireceği travmalar, bu travmaların etkisinin ne zamana kadar süreceği hesapları bilimsel ölçülerle tahlil edilmemiştir.

Türk mahallede gördüğü Kurdü linç etmek ister, Kurdün neden metropolde olduğunun hesabını yapmaz. Linç olmayı göze alarak metropole gelmesinin nedenleri ve o nedenlerin insan üzerindeki psikolojik travmaları hesap etmiyor. Sadece Kürdün kuyruğuna, Alevinin mumuna kafayı takmıştır.

Anadolu’da katliamlara uğrayan tüm hakların sağlık durumları iyi değildir. Dünyanın her tarafında olaylar, savaşlar olmuştur elbette. Bu olaylar İslam orduları ile Moğolistan’dan ve Mekke’den kopup gelen talancı, yalancı, barbarlar kadar tahripkar olmamışlardır.

Bu coğrafyada yaşayan insanlar  teslimiyeti kanıksadıkları için bu olayları basit fetihler olarak görür. Aslında bu sonuçlar facia boyutundadırlar.

Bir Kürt, bir Ermeni, bir Alevi, Türkiye’de yaşayan tüm gayri Müslimler neden ikiden fazla yüzleri vardır?

Dersimli’nin çok yüzü vardır mesela. Katliam onu Tuncelili, Türk, Kemalist, Şii, Müslüman, Elazığlı, Devrimci, ulusal firar gibi yüzlere sürükledi. Bu durum, yaşamak için insanın savunma içgüdülerinin neden olduğu araçlardır. Arapların kendi iç meselesi olan Kerbela rezilliğini kendi kendine yük ettiler. Oysa Aleviler en fazla bu Mekkeli Ehl-i Beyt’ten en fazla darbe yemişlerdi.

Hz. Alinin zülfikari en fazla Alevilerin başını vurdu. Çünkü Alevi inancı o zaman Ortadoğu’da Kürtlerin yaşadığı alanlardaydı.  Önce o hedef vuruldu. Daha sonra  İslamın darbesini en fazla yiyen bir halk olarak İslamiyetin bayraktarlığını yaptılar, Selahaddînê Eyub’ler, Bediüzzahirler, bedüzzalimler, keklikler yarattılar. Bir yüzleri Kurd, bir yüzleri ümmeti Muhammed arabesk, bir yüzleri Mekke hacı Putperest. Katliam sonralarında yaşamını teslimiyette sürdürmek için her rengi almıştır.

Bu sonuçlarla şekillenen bu insanlar, sahip oldukları travma ürünü kişilikler nasıl olabilir? İsmail Beşikçi Hocamız Alevilerde çok yüzlülüğün neden olduğu çelişkileri çok iyi dile getirmişti. Çok sorular yönetilmişti. Kimse cevap bile vermedi. Kürtlerin kendileriyle çelişen siyasal duruşlarını tahlil etti, Hocaya gönderilen derin misyonerlerin tehditlerinden sonra daha fazla ileri gidemedi.

Psikolojik travma sıradan olaylarla ortay çıkmaz. Dolayısıyla çok yüzlülük sıradan bir durum değildir. Bu bir sonuçtur. Her travma bir sonuçtur. Mesela Türkiye’de her yıl sokaklarda kovalanıp yakalanan boğalara çocukların ve tüm büyüklerin gözleri önünde saplanan Hizbullahçı saturlarını gören insan sağlıklı kalamaz. Buna benzer geleneksel yaşam tüm toplumu hasta etmiştir.

Kanıksanan bu durum buna engel olabilecek tüm koşulları ortadan kaldırdığı için güçsüzlüğün ortamında travmatik bir toplum oluşur. Travmaya sürüklenen toplumun durumu travmaya neden olan aktör veya aktörler tarafından çaresiz bırakacak düzeyde dramatik bir durum vardır. Bu durum tehlike geçtikten sonra bile ortaya çıkan yeni sonuçlarla travmatik olarak  devam eder.

Alevi toplumu İslamın ilanından sonra öyle darbeler aldı ki, bu toplumların sağlıklı olması, sorunlarını kendi toplumsal özellikleri ve inançları içinde çözmeleri mümkün değildir. Günümüze kadar hep maske ile yaşayıp yaşamını sürdürmeyi esas aldığı için kolay kolay maskeleri çıkarmayacaktır. Çünkü insan ile maske uyumu, süreç içinde kaynaşmıştır.

Alevi kendini İslam-Şii inancının maskesi altında sakladıkça, hem inancından uzaklaşmış hem de çok yüzlü bir yaşam biçimine dönmüştür. Kurdler genel olarak bu durumdadır. Mezopotamya’nın İslam barbar orduları tarafından işgal edildikten sonra kendine ait fazla değerleri yaşayamıyor artık. İnancı ile birlikte Mezoptamya uygarlığının temel özelliği olan paylaşımcı komünal hümanist kişiliği yerine Mekke kültürel gelenekleri kapsıyor.

Travmaların neden olduğu kimlik ve inanç zafiyetlerinden başka Orta Asya talancı işgallerle kendine benzetme, Kuzey Kurdistan’da yeni kişilik özelliklerin ortaya çıkmasına neden oldu. Günümüzde buna Türk-İslam kişiliği diyoruz. Yani Mekke biçimsizliğine Orta Asya barbar özellikler ekleniyor. Bu koşullarda insanlarda kaç yüz teşekkül edebilir?

Bu gün eğer Kurdler resmi ideolojinin rüzgârında savrulup ulusal birliğe gelemiyorlarsa, hatta Türk resmi ideolojisinin istemlerini koşul olarak bu birliğin sağlanmasına engel oluyorsa insan yeteri kadar kendi katiline benzemiştir.

Mezopotamyalı hümanist olduğu için kolaylıkla talan edildi, çünkü barbarlığa karşı güvenlik açısından tedbirli değildi. Bu tedbirsizlik bir kaç korsan Mekke aşiretlerinin silahlı istilasıyla ele geçirilip tahrip edildi. Bu talanın yarattığı zenginlik üzerinde güçlü İslam devletleri ve orduları yaratıldı. Bu güç coğrafyamızın diğer halklarını da kendine bezeterek hala insanoğlu için cehaletin ve karanlığın mümessili olarak bir tehdit unsurudur

Mezopotamya’nın kadim yerlilerinden Asurlular da bu yüzden kaybettiler ve yaşadıkları travmalarla bu coğrafyanın çok yüzlü sonuçlarıyla biçimlendiler.

Teorik olarak anlatım tek başına konuların kavranmasına yardımcı olamıyor. Onu niçin mutlaka deneyler gereklidir. Fizik, kimya gibi alanlarda deney esas alındığı gibi sosyal tahliller de deneye dayanmadığı zaman inandırıcı olamıyor.

(aşağıdaki DENEY-I- ve DENEY -II- gerçek yaşamdan alınmıştır)

DENEY -I-

Bir ateisti inceleyelim:

-Dini inancınız nadir?

-Ben ateistim.

– Neden ateistsiniz?

Gördüğünüz gibi Yezit’in torunları Maraşı, Çorumu, Dersimi, Gaziyi yakıp yıktılar. Bu gericilere karşı mücadele edilmelidir.  Devrimciyiz, Kerbela’nın hesabı sorulmalıdır.

-Ben size ‘neden ateistsiniz’ sorusunu sormuştum. Cevabı alamadım, siz Alevi misiniz?

-Evet ben Aleviyim.

-Ben size inancınızı sorduğumda ateist olduğunuz söylemiştiniz, neden vaz geçtiniz?

-Ben vaz geçmedim, ateistim ve aleviyim.

-Nerelisiniz?

– Tunceliliyim, eskiden buraya Dersim diyorlarmış.

Yani Kürtsünüz.

-Ben Aleviyim

Alevilik nedir?

-Ali imamımız, seyit pirimiz, Mustafa Kemal rehberimiz, 71 milleti bir biliriz. Eline, beline, diline sahip ol! Hü erenler!

– Ama senin imam dediğin Ali beş vakit namaz kılıp, şeriat için savaştı. Rehber dediğiniz Mustafa kemal Paşa Dersimin katliamında tek otoritedir.

Haşa Ali Şeriatçı değil Ehl-İ Beyttendir, kimseye secde etmez. Mustafa Kemal Bektaşidir, bizim rehberimizdir.

Gördüğünüz gibi burada ikiden fazla yüzler var.:

1-Dinsizdir

2-Dindardır, çünkü Şiiliği savunuyor, şeriat için savaşan Hz. Ali’yi seviyor.

3-Travmalar onu kolaylıkla yalan söyleyebilecek duruma getirmiş, milliyet ile inançları karıştırıyor. Yalancıdır.

4-Ateist değil, teisttir

5-Kerbelaya sahip çıktığına göre. Şiidir. Arapların iç sorunuyla ilgili olduğuna göre kendini Arap olarak görür.Gördüğünüz gibi İslamın 5 şartı kadar 5 yüze sahip, dinsiz olarak kendini ifade ederken Şii İslam olarak ortaya çıktı ve Şiiler Alevi olmadığına göre o da Alevi sayılmaz. Çok öfkelidir, bu öfkesi yüzyıllarca ona uygulanan katliamın acılarından geliyor. İddia ettiği gibi devrimci değildir. Öfkenin tutsaklığında baltayı ayaklarına vurur. Maraş, Çorum, Dersim katliamlarının devletin bir derin projesinin ürünü olduğu halde İslam Ehli-Sünnetini sorumlu tuttu. Biz bu sonuçların neden olduğu kişilik biçimlerini tahlil etmek zorundayız. Aksi takdirde insan katiline sevdalanarak tamamıyla bitme noktasına gelebilir.

DENEY-II-

1979 yılında Kurdistanın bir köyünden vizesizlik avantajından yararlanarak Almanya’ya gelen 5 kişinin Almanya’da kalabilmek için biri İlticaya başvurmalarını öneriyor. Bunun üzerine iltica başvurusunu onların Almancı bir köylüleri tercüman olarak Avukata götürülüp iltica başvurusu yapılıyor. Akşam kaçak olarak çalıştıkları işyerindeki onlara tahsis edilmiş eve geliyorlar.

Hepsi belirsiz bir şaşkınlık içindedirler. Biri birinin yüzüne bakıyorlar, hepsinin yüzü asık. Onların içinde en akıllıi ve öncü konumundaki kişi Kürtçe olarak “va çi gûye me xwar? Min bihîst, em îro şuva bayrağa Türkiyeyê bi stêrk û heyv,  bi vî çavê xwe nikarin bibînin, em gerê rêya Türkiyeyê bîr bikin(Bu ne moktu biz yedik, biz bundan sonra ay yıldızlı Türk bayrağını aha bu gözlerimizle göremeyeceğiz, Türkiyenin yolunu unutacağız)“ deyip ağlamaya başlayınca diğerlerinde ağlama sesleri daha yükselir.

Bu insanlardan bazılarını bu ağlamalardan on yıl sonra Kurd etkinliklerinde gördüm. Artık Kurd sorununu tartışıyorlardı. Bu ikinci deneyde yüz sayısı aynı şekildedir. Travmalar onları iki yüzlülükten çok yüzlülüğe mahkum edip bu yeni yaşam kanıksanmıştır. Bölge dengelerinin değişmesiyle elbette insanlar değişim sürecine girer, ancak travmaların tesiri yüz yılları alır.

Sünni Kurdleri tahlil etsek kişiliklerde 100 yüz çıkar. Bunun için deneye gerek duymadım, yazıyı kısa tutmak zorundayız. Kurdlerin Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat dünyasına girsek günlerce yazmamız gerekiyor.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | 1 Comment »

SİYASİ ABİLERİN ABİLİĞİ

Posted by kaniyasor 23 Şubat 2012

Her kesin kendi alanında abileri ve ablaları var. Fethullah’ın siyasi abi ve ablaları Türk-İslam sentezinin Turancılık cazibesinde ha bire topluma gaz veriyorlar. Hem ruhsal müdahale hem de 19 ve 20. Yüzyıl sağ ve sol sarhoş biçimlerinde çılgınlığa neden olan olumsuz etkilerine karşı önlemler alınarak yeni paradigmalara ihtiyaç duyulurken 21. Yüzyıl sosyalist devrim stratejileri ortaya çıkacaktır.

Siyasi abiler hepsi birbirine benzerler. Siyasi abilik ve siyasi ablalık bir misyon olduğuna göre biçim olarak benzerlikleri doğaldır. Sadece meselenin ideolojik, felsefi farkları vardır. İnsanları yönlendirme, iradeleri üzerinde ambargo koyma hususunda, yani sübjektif özellikleri aynıdır.

Hele bir duruşları, endamları var cihanşümul! Mübarekler her tarafı madalyalarla süslenmiş general gibidirler. Belki bu bilinçaltı istemi insani böyle generalleştiriyor. Kimi rüyasında Stalin, kimi Hitler, kimi Ömer, kimi Ali, kimi Nebi ya da Veli. Ortak özellikleri özgür iradenin gaspında köleleri savaştırma amaçlı!

Canlılarda ‘yaşamak için öldürmek’ insanlarda artı ‘ruhen öldürmek için kullanmak’ bir yaşam tarzı olduğu biliniyor. İnsanı bu kapsama alırsak insanın bir anlamı kalmaz. Türk yaşamak için Kurd’ün, Ermeni’nin, Asuri’nin ve diğer halkların yaşadığı hayat alanlarını gasp edip, talan anlamına gelen fetihlerle  öğünmesi elbette diğer canlıları ‘yaşamak için öldürmek gerekir’ ilkesine uyuyor.

Dünyada bu vahşi yaşam tarzının’ insanların dışındaki canlılara terk edilmesi gerektiği anlatılmalıdır. İnsan artık insanlık kavramına yeni bir tanım getirmesi gerekiyor. Aslında kimse yeni bir tanıma karşı değildir. Tek engel, fırsatları lider olmak için kullanan uyanık hastalıklı unsurlardır. İnsanlık tarihinde insanlığın tekamülünü  kötüye kullanan bu unsurlar bazı tarihi dönemlerde  ciddi insan ölümlerine neden olmuşlardır.

Anadolu ve Mezopotamya’nın barbarların işgallerine uğradıkları zamandan beri ilk defa en ücra köşelerine kadar  egemenlik kurdular. Irakta ve Anadolu’da egemen devletlerin kayıtlarında gözükmeyen çok sayıda köyler vardı. Kendi doğal yaşamı ve geleneksel yaşamları ile yerleşmiş bu toplum ilk olarak siyaset rüzgarlarına kapılarak sağa sola savruldular. Bir taraftan devletlerin asimilasyon çarkının dişlileri arasında kalırken, diğer taraftan yerel çıkar erklerinin din ve siyaset yönlendirmesi rüzgarıyla savrulmaktadırlar.

Barbar toplumların talanlarıyla yakılıp yıkılan coğrafyamız kendi uygarlık alanları üzerinde yoksulluk ve eğitimsizlik koşullarında kurtuluş talepleri onları önlerine çıkan her umuda da dört elle sarılmasına neden oluyor. Bu durum devletin veya devletin yönlendirmesi olarak ortaya çıkan güçlerin umut tuzağına kolaylıkla düşmelerine neden olabiliyor.

Din piyasasına  çıkıp, arayış için çırpınış içindeki bunalımlı toplumu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek kolaylaşıyor. Buna rağmen dünyanın bir numaralı sorunu haline gelen coğrafyamızın Emperyalist uygarlığın sınır komşuluğunda etkileşim boy göstermektedir.

Bu durum, uygarlıklar arası çelişkiler, uygarlıklar arası çatışmalar  başlığı altında dünyanın gündemine girmektedir. Avrupa, Mezopotamya uygarlığından etkilenerek bilgi, inanç, yaşam tarzlarını örnek alarak bu güne tekamul ederken, bu gün barbarların istilalarılyla, kendi uygarlığından, kültüründen uzaklaştırılarak Avrupaya muhtaç bir duruma getirildi.

Ortadoğu’da doğal koşulların yaşam biçiminde komünal toplum sonrasında  köleci toplum sisteminin ve bu sistemin erkek dinleri cenderesinde uzun bir zaman karanlığa gömüldü. Bu uzun süre içinde Hz. Alinin Zülfikarının ve Hz. Ömerin kılıcının, cehaletin  öldürücü darbelerini alan halklar sarsıldı.

Hiç bir değeri kalmayan yaşam ancak kendi katiline sevdalanarak kendine  bir anlam vermeye çalışır. İnsanlar bu gericilin sembolleri olan kılıç ve zülfikarları kolye olarak kullanarak gericiliklerini tescil ederler. Bu çelişik durumun yarattığı gelişim, insan manzarasının  çok sayıda aydınlık ve karanlık yüzü teşekkül eder.Yani insanlar iki yüzlülük yerine çok yüzlü olarak bu türlü psikolojik travmalarla karşı karşıya gelirler.

Ortaya çıkan insan manzarası ne feodal toplum yaşam tarzına ne de kapitalizm ile uyumlu olabiliyor. Sosyalist düşünceden  yüzyıllık geri mesafede kalır. Buna rağmen kapitalist sistemin yaşam biçimi pratikte her tarafını kapsar.

Kapitalizmin kar amacı bu amacın neden olduğu tahribatlarla birlikte, kapitalizmin karşıtlığında gelişen toplumcu sisteminde(sosyalizm)sivil toplumun insan temal hak ve özgürlüklerinin  evrensel boyutu insanlığa kazandırılmıştır artık. Sivil toplum, diktatörlükler kurmak amacıyla toplumları aldatan hasta adamların oyununa bir daha geleceğini sanmıyoruz.

Toplumu oluşturan birey hasta adamların toplumun doğal ve sosyal kimyasını değiştirerek, yönlendirmesine artık izin verilmeyecektir.  Dünyada altı milyar insanı adatmaya çalışan bu altı bini aşmayan hasta adamlar toplum tarafından terbiye edilmesi gerekiyor. Bundan sonra en büyük hedef, bu esas üzerinden insanın özgürlüğü için daha güçlü dayanaklara kavuşturmaktır.

Yaşanmış bir olayda konunun  pratik deneyimi:

Bir gün bir siyasi abi bize gelmişti. O hafta Abdullah Öcalan’ın güzel bir yazısını yararlı bulduğumuz için Ali Özen ismiyle yerel bir dergide yayınlatmıştık, masanın üstündeydi. Siyasi abi dergiyi masadan alıp o yazıyı okumaya başladı. Yüz mimiklerinden yazıyı küçümsediği belirgin bir şekilde yansıyordu. O büyük bir siyasi abiydi, beğenmesi mümkün değildi. Çünkü o yazının altında kendisinin ismi veya bir numarali bir siyasi abinin ismi yoktu. Hemen sordum:

-Ben de okudum, benim hoşuma gitti, Ali Özen’in yazısını nasıl buldun?’’ diye sordum.

Siyasi abi  dergiyi masanın üstüne fırlatarak :

–          Yazı beş para etmez, adam saçmalamış! Bu kim yav? Diye sordu. Ben:

–          Ali Özeni tanıyorum. O kötü yazmaz, senin yanlışın var, hem de Serxwebun okuyor, aidat veriyor. Hele iyice oku mutlaka beğeneceksin. Deyince bir daha aldı ve okumaya başladı ve bitirdikten sonra :

–          Çok kötü değilmiş ama beğenmedim ”bu adam biraz gelişmelidir” dedi.

Üçüncü adımda ’’bu yazı Abdullah Öcalan’ın yazısıdır’’ deseydim, belki okumadan göklere çıkaracaktı.

Yazı gerçekten çok mükemmeldi. Çok yararlı olabileceğini düşündüğüm için yayınlatmışım. O dergiyi okuyan Türkler o yazıyı çok beğenmişlerdi. Tabi o yazının altına Abdullah Öcalan yazılsaydı Türkler de beğenmeyecekti. Çünkü kimse kendi beyniyle düşünemiyor. Kimi siyasi abi olmanın coşkusunda, kimi o güç odağının arkasına sığınarak güç gösterisi yapmaktadır. Türkler için ise Kurdlere ait ne değerler varsa onu kabullenmesi mümkün değildir. Kürdü sadece Bekçi Murtaza gibi sadakatte görmek isterler.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

İNSANLAR MELEK OLURSA ÜLKELER CENNET OLUR

Posted by kaniyasor 22 Şubat 2012

ABD ve Avrupa Türkiye’yi demokrasiye zorlayarak şimdiye kadar kendilerinin destekledikleri diktörlüklerin onlara verdiği zararları telafi edecekleri görülüyor. Bunu yaparken çağdışı yapılanlarla pazarlıklar yaparak aynı zamanda bu amaç için kullanıyorlar. Bu güne kadar gerici caniliğin biçimlendirdiği Ortadoğu diktatörlükleri toplumu çok dejenere etmiştir.

Bilhassa bölgede mağdur olan topluluklar, azınlıklar telaş içindedirler. Mesela Türkiye, Suriye gibi Osmanlı mezarlığında nasıl bir düzen sağlanabilir? Videoda seyrettiğimiz Ortadoğu olaylarında, sokaklarında imanlı bir grup tarafından yakalanan 18 yaşlarında bir genci (Nuseyri veya Êzdî Kurd olabilir) yakaladıkları gibi “Tekbir ! Allahu Ekber!“ deyip satırla kafasını gövdesinden ayırdılar. Videoyu kapatmak zorunda kaliyor insan! Sanki elinde Zülfikar Mezopotamyalı Kürdün kafasını gövdesinden ayıran bir Hz. Ali, Hz. Yezit!

Bu tekbircilere uyan bir küfür, bir isim, bir kavram yoktur. Bunlara uyabilecek bir cansız veya canlı varlık yoktur. Bunlar hiçbir  vahşi canlı ismiyle anılamıyor. Çünkü tüm canlı varlıkların ötesinde bir canilik var. Türkiye’den Pakistan’a kadar olan mesafede her kes bu canilik eğitiminden geçiyor. Günün her saatinde, evde veya dışarıda bu eğitim veriliyor.

Şimdi soruyorum: Suriye’de yönetim değişirse canilere karşı devletin eteklerine yapışıp kalan Kurdler, Asuriler, Aramiler, Dürziler ne yapabilirler? Kimse bunun sorumluluğunu alabilir mi? Bunların toplamı % 25’lerdedir. Milattan sonra 600 yıllarından günümüze karşı Mekke köleci toplum zihniyetinin altında inim inim inleyen halkların, inançların çekeceği yetmedi mi?

Geçmişte insanoğlunun yaşadığı olaylardan dolayı hala insanlar o travmaların tesiri nesilden nesile devam ediyor. Osmanlı Bektaşi yeniçerileri seferlerden seferlere koşuyorlardı. İşgal ettikleri yerlerde talanlar yapıp kadınları cariye olarak tutsak ediyorlardı. Korsanlık geleneklerini Osmanlı Yeniçeri ordusunda daha güçlü hale getiren devşirme Bektaşi yeniçeri ordusu edepsizliğin yasallaştığı Şeriat hükümlerine göre helal kılınan tüm barbarca tasarruflardan geri kalmıyorlardı.

Daha yeni Osmanlı egemenliğinden çıkan Mekke merkezli şeriat zihniyeti terk edilmiş değildir. Ortadoğu’daki değişim hareketlerinin fırsatında nasıl manevra edecekleri henüz net değildir. İnsanlık Mekke putperest zihniyenin devlet olarak güçlendiği yıllardan günümüze kadar vahşetin temsilciliğini elden bırakmadı.

Türkiye demokratik değişimini yaptığı sırada da bunların engelini aşmak için çeşitli politikalar üretildi. Hükümet içinde zahire ambarlarını hazırlayıp onları bu zahire ambarlarındaki nimetin sarhoşluğunda susturuldu. Arabesk çoğunluğun oylarını almak için siyasi partiler her zaman bu çağdışı zihniyetin mümessillerinden icazet istemekten geri kalmıyorlar.

Anadolu Her taraf cübbeli ve cübbesiz yobazlarla dolarak orijinal görüntüsünü tamamıyla kaybetti. Grek’lerin ‘güneşin ülkesi’ dedikleri Anadolu ve Mezopotamya bu gün bu hale getirildi.

İnsan öyle insanlıktan çıktı ki normal yaşamın içinde olan sosyal insanların onlarla ortaklaşabileceği hiç bir noktası kalmadı. Ve bunlarla anlaşabilecek insan dünyada yoktur. Yüce Rabbimizin adına söylenen yalanlar insanları insanlıktan çıkarmıştır. Türkiye’de hem sağ hem de sol dünya standartlarına benzemiyor. Belki Türk-İslam sentezine dayanan devlet yapılanması insanları bu hale getirdi. Gericiliğe Orta Asya barbarlığı eklenince ‘katır cinsi’ bir sistemin oluştuğunu iddia etsek yanlış olmayacak sanırım.

Kurdlerde kalan bazı değerlerin unutulmasından endişe duyuyoruz. Eğer bu da biterse yaşanmaya deger hiç bir şeyin kalmayacağı tehlikesi vardır. TC’nin Kurd toplumu içindeki siyasi parmaklar bu değerleri erozyona uğratıp bitirebilir. Bunun için çok emareler vardır.

Anadolu ve Mezopotamya’nın yerlileri olarak Kurd, Asuri, Aramı ve Ermeniler başta olmak üzere onlara ait değerler yok olursa geride bir şey kalmaz. Avrupa’da bir İranlı ile karşılaştım. Parkta tek oturuyordu. Onu yanımıza çağırınca başta beni İranlı sandı, çekinerek geldi. Kurd olduğumu söyleyince, heyecanlandı ve bana sarıldı. Ben şaşırdım birden. Başından geçenleri anlatmaya başladı. Anlatırken çok heyecanlanıyordu “bölgede Kurdler olmazsa insanlık biter“ dedi ve anlattı:

Ben kaptandım. Savaş gemimiz vuruldu. Gemi batmaya başladı. Ben sağ kurtuldum, botla kaçtım. İran savaş kuralına göre ölmek pahasına gemide kalmaliydim. Ben kaçıp Kurdlere sığındım. Beni misafir ettiler. Benimle çok ilgilendiler mahcubiyetimi söyleyince, “sen bizim emanetimizsin, seni gideceğin yere kadar götürmek bizim şeref borcumuzdur“ dediler. Onlara Türkye üzerinden Avrupaya kaçacağımı söyledim.

Beni Türkiye hududuna kadar getirdiler, oradan kaçak bir yoldan Türkiye tarafındaki Bir Kurd köyüne teslim ettiler. Ben İran’ın eline geçseydim idam edeceklerdi. Güya ben seve seve şehit olacakmışım, gemiyi terk edip kaçmamalıymışım! Ben Kurdlere can borçluyum. Hayatım boyunca bunu unutmak mümkün değildir“ diye anlatırken heyecanı gözden kaçmıyordu.

Sanki olayı daha yeni yasamız gibi etkisindeydi. Coğrafyamızın üstün uygarlığı barbar toplumlar tarafından işgal edilip inançlarını, yaşam tarzlarını zorla dayatmalarına rağmen, o değerlerin bitmesi mümkün değildir. TC’nin bizzat Kurdlerin değerlerini yozlaştırmak için özel programlar, eğitim planları uygulamakla birlikte bizim varlığımıza anlam veren o değerleri yok edemeyeceklerine inanıyorum. Batıda da eğer örnek değerler kalmışsa mutlaka aktörleri yine bizim coğrafyanın insanlarıdır.

Acaba Kurdlerin birlikte savaştığı, birlikte iç içe yasadığı Türk toplumu Kurdleri nasıl görüyor? Bu konuda anlatmak, yazmak Türklere düşer. Çünkü onlar Kurdleri linç etmek için sürekli çaba içindedirler, aynı zamanda onların gözüpekliğini kendileri daha fazla görüyor.

Geçen gün sanala mesaj atan Dev-Genç döneminden gıyaben tanıdığımız bir insanımızın yakını olarak gözleriyle şahit olduğu durumları çok güzel özetliyordu.

Bu Türkiye soluna tutulan bir aynadır. Hasan Karacan’ın anlattığını yorumsuz veriyorum:

Sol sadece kürtlere karşı değil kendi geçmişine ve değerlerine de sahip çıktığı söylenemez. 70 – 80 arası binlerce genç öldürüldü ve bunların kimlikleri ” bir kaç liderin dışında ” solun albümünde yok. Kızıldere’de Mahir Çayanla birlikte öldürülen Saffet Alp eşimin abisi. Aile Saffet’in cenazesini kayseri mezarlığına kabul ettiremedi, çaresizlikten doğdukları kasaba olan Kayseri’ye bağlı Pazarören kasabasının mezarlığına gömdüler. Cenaze Niksar’dan alınırken ailenin yanında komşuları olan 2 Kürtten başka kimseler yoktu, gömülürken de öğle oldu. Saffet gömüldükten sonra aile Kayseri’de gerici baskılara dayanamadı, Yalova’ya göçmek zorunda kaldı. Kayın pederim emekli öğretmendi; 1997 de öldü, Kaynanam eşinden kalma emekli maaşı ile geçiniyor. Saffet’in mezarı faşistler tarafından sürekli tahrip edilir, kaynanam bunu bildiği için her yıl mezar ziyaretine giderken bir kaç mermer parçasını, çimento torbasını ve mezar ustasını beraberinde götürür. Aldığı maaşın yarısını yemez içmez mezarın onarımı için biriktirir. Ben bu aileyi 35 yıldır tanıyorum, Ertuğrul Kürkçü hariç bu slogancı sol örgütlerden hiç biri bu ailenin kapısını çalmış değil.

Gerisini taraftarı olduğunuz kendi futbol takımına takılı kalmadan siz düşünün, nedenleri üzerinde kafa yorun.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

SAMAN YOLUNDA KABAK TATLISI

Posted by kaniyasor 21 Şubat 2012

k.y.Kani Yado – 21. 02. 2012

Saman TV’den Oktay Usta samandan, kabaktan bir sürü marifetler sergilerken mutfak iptilasını her kese bulaştırdı. Klavyenin başına geçer geçmez kabak tatlısı aklıma geldi. Siyaset bu, insanları yönlendirmek için hangi araçların kullanılacağını yönlendireniler bilir ama yönlendirilenler bilmezler.

Ben de hiç farkında bile olmadan generallerin hanımlarının bile gönlünde taht kuran Oktay Usta tarafından bu gün böyle yönlendirildim işte!

Yönlendirilmek yönlendirilmektir. İster sapla, ister saman, ister kabakla.  Gerici bir ideoloji veya  ilerici bir ideoloji ile… Önemli olan taktik ve stratejide başarılı olmaktır. İsrail, HAMAS kahramanlarını(!) yaratıp Filistinliler için umut yaratmadı mı? İsrail Filistinlileri tüm dünyanın gözünden düşürmek için istediği anda onlara bomba patlattırmadı mı?

Çözüm anları gelir gelmez mutlaka bombalar patlardı. Buna terörle kirlenmek veya kirletmek denir; isterseniz siz buna kahramanlık deyin.  HAMAS, küçük oyuncak bir havan topu fırlatırdı, arkasından İsral’in tüm savaş uçakları masum halkın üzerine tonlarca bombaları boşaltırdı! Bu davetin adı nedir sizce?

Kendi toplumunun sorunlarının çözümünü sapla, samanla, kabak bombalarıyla sabote etmek ne ise dünya öyle tanımlar. Siz ‘cihat’ dersiniz, dünya ‘terör’ der, siz yurtseverlik dersiniz dünya ‘kendi halkını arkadan vurmak’ der. Ayrıca danışıklı savaş olmasa ne fark eder? Toplumu despotizmin karanlığına sürüklemek bütün dünya insanlığına ihanettir.

Dünya diktatörlerden kurtulmak için çok bedel verirken,  çamurdan, ihanetten, zulümden diktatör yaratmanın ne demek olduğunu insanlık biliyor. Çamurdan yaratılan ‘adam’ın ne çamur olduğu biliniyor artık. Canlıların partnerlerinden olan hayvanlar bile eli satırlı ‘adam’dan firar edip trafiği alt üst ettiklerini her yıl haberlerde artık sıkça duyuyoruz. Eli satırlı katillerin kendileri ne ise, şeriatları, gericilikleri, ilericilikleri odur.

İleriye veya geriye yönlendirmek bir yöntemi gerektiriyorsa bu yöntem geliştirilir. Bundan dolayı politikaya gereksinim duyuluyor. Bir yöntemle insanları yönlendirmek! Türkiye kendi içinden yüz yıllık bir moloz yığınını halletmesi gerekiyordu. Kurdlere karşı yönlendirici bir politik yönteme, hem de Türk kamuoyu için teselli ve yönlendirme yöntemi belirlemek zorundaydı.

Türkiye Cumhuriyeti devleti bir taraftan Kurdlere tabular yaratıp Kurdleri bununla oyalarken bir taraftan din, iman ticaretiyle Türk toplumunu oyalıyor. Oktay Ustadan feyz alırken Türk toplumunun nasıl dizilerle meşgul olduğunu da fark ediyoruz.

Aziz Nesin kendi beyin ölçme hesap makinesini kullanırken Türkiye sınırlarının dışına çıkmak istememişti. Belki dünya gericilik cephesinin hepsini karşısına almak istemedi. Aslında Osmanlıların ayak bastığı tüm sahalar arasında fark yoktur. %60 ise tüm sahada %60’tır. Osmanlı mezarlıkları arasında fark yoktur. Mimarisi arasındaki sahaların benzerliği gibi tüm çamurlu sahaları, saman harmanları, tüm kabak tarlaları aynıdır. Osmanlının uğradığı her yer de kapkapçılık, istikrarsızlık vardır. Alın size harita ve bakın! Hatta Avrupa’da o uğursuz ayakların basıldığı yerler de sorunludur.

İsrail de bu konuda başarılı oluyor. HAMAS’ın eline ateşli oyuncakları verip Filistin sorununu sabote ettirirken, ilericilerini, laik düşünceye sahip olanları bitirerek, kalanları Allahın Partisi ‘nin cehennem zebanilerine kırdırarak, Filistin insansızlaştırıldı ve teslimiyet noktasına getirildi. Derin bir güdümlülük söz konusu olduğunda bu kaçınılmaz bir sonuç olur. Kurdler anladılar mı acaba?

1971’den sonra Türk Silahlı Kuvvetlerinin derin strateji uzmanları Türk sivil sağ ve sol gruplara meşgale bulurken, Kurdler daha yeni kapsamlı olarak Kurd sorunundan bahsederken, Kurdlere en radikal meşguliyetleri bulmayı ihmal etmedi.

Dikkat ediyorsanız İsrail derin başarılar içindeyken TSK da ondan geri kalmıyordu. Bu benzerliği, bu yol arkadaşlıklarını, bu dayanışma görüntüsünü gözlerden uzak tutmak için Başbakan İsrail ile danışıklı kavgayı başlattı.

Kavgalar Anadolu toplumu tarafından çok sevilir. Hemen kavganın coşkusuna kapılır. Kavganın danışıklı mı, danışıksız mı olduğuna hiç bakmaz. O anda kavganın heyecanını en ücra yerlerinde hisseder. O heyecan belli sürede yaşatıyor onları. Bu strateji uzmanları Kurdleri bu heyecanlarla tatmin etme planlarını uygulamadılar mı sanırsınız? Yoksa bize acıyıp bundan vaz mı geçtiler?

TC en planlı,programlı yönlendirme hareketini Kurdlere uyguladı. Türkleri sadece ölen askerinin cenazelerinde milliyetçiliği geliştirmeye memur etmişlerdi. Kurdler köy koruculuğu ordusunun çatışmalı serüveninde yaşamı yönlendiriyordu. İsrail iyi taktik dersleri vermiştir mutlaka. İsrail Filistin’i nasıl çıkmaz sokaklara yönlendiriyorsa partnerine de aynı stratejiyi uygulattı.

Türk Silahlı Kuvvetleri 1971 Yıllarından beri büyük çaba içinde olup büyük başarılar sağlamıştır. Diyarbakır’da Mehdi Zana  Kurdler tarafından aday yapılıp ilk olarak Kurdlerin adına komünal seçimleri kazanıp Belediye Başkanı olması TC’yi şaşırttı. Diyarbakır’ın Türkiye’nin elinden gitmesi Türkiye’yi yeni arayışlara itti. Kurdleri karşısına alacağına İsrail yöntemini uygulamasını esas alındı.

Türk Silahlı Kuvvetleri siyasi elemanları Kurdlerin içinden çalışma başlatıp ilericilik adına, bölünmezlik adına Kurdlerden eleman örgütlemeye başladı. Bir taraftan Ecevit’in başlattığı sivilleşme hareketini zayıflatmaya devam ederken bir taraftan sivillerin içinde TSK yanlısı sivillerden eleman örgütlüyordu.  Türkiye’nin ürettiği tüm politikalar, taktik ve planlar Kurdlere yönelikti.

Doğu Perinçek, Aydınlık kadrolarıyla tam bir TSK organı durumuna geldi. Milli ordu, Mili Hükümet, Milli devlet sloganıyla siyasal çizgileri TSK çizgisiyle çakışıyordu. Kendi koşullarında epey yol kaydeden Kurd bağımsızlık çizgisinin önüne geçmek için hazırlık yapılıyordu. Bir taraftan Kürdistan Özgürlük ve bağımsızlık çizgisinde ısrar edenler bir şekil de etkisizleşirken bir taraftan devlet ortama hakim kılacak durumlar hazırlanıyordu.

Türkiye ve Kurdistan’ın her tarafında sağ ve sol çatıştırıldı. Alevilere saldırı yapma kolaydı, bunu zahmetsiz başarıyorlardı. TSK müdahale ortamını olgunlaştırmak için kendi elemanlarını da devreye koyuyordu. Bir taraftan derin sivil elemanlarını hazırlıyordu.

12 Eylül ordu müdahalesinin gerekçeleri olgunlaştırıldı ve darbe yapıldı. Ordu Avrupa’nın baskısından dolayı fazla iktidarda kalmak istemiyordu. Cunta Suudi Arabistandan Rabıta kanalıyla Kurdlerin Arap kültür gericiliğe yönlendirilmesi için kullanılmak üzere karşılıksız büyük paralar Türkiyeye aktarıldı. Böylelikle tüm eksikler tamamlanmıştı. Kısa sürede seçim hazırlıkları yapıldı ve seçime gitti.

Seçimde TSK’nin partisi MDP büyük yenilgi aldı. Turgut Özal’in liderliğindeki sivil mutabakatın dört eğilimin blok gücü diyebileceğimiz ANAP tek başına iktidar oldu. TSK ilk atak olarak tüm yarattığı imkanlarla sivil inisiyatifine güçlü bir darbe vurmaktı. TSK Turgut Özal’ı ve partisini yıpratmak hatta ortadan kaldırmayı düşünüyordu. Sivil inisiyatif hem Kurd cephesi, hem de Türk faşist cephesi tarafından vuruldu. TSK kesin iktidar olmak için 1990’ların rant cennetinin ortamını sağlamak için tüm planları tutuyordu.

Bir taraftan TSK kendi adamlarını Mecliste aktif hale getirmeye çalışırken bir taraftan da Kürdleri Türkiye karşı savaştırarak TSK’yi savaş ortamında iktidar edip sivilleşmeyi engellemekti. Bunda başarılı oldu. İsrail gibi, istediği anda kendi askerlerini Kurdlere vurdurabiliyordu. Bu savaş taktiğiyle bir taraftan  sivil hedefleri de Kurdlere veya Kurdlerin adına kendi sivil giyimli  özel güçlerine vurdurarak Kurdlerin ulusal taleplerini dünyaca lanetlenen terörün gölgesinde bırakıyordu.

Kurd ve Türk askerlerini karışık olarak cepheye sürüp çok sayıda cenaze törenlerine imkan sağlanıyor, bu yolla hem Kurdlerin hem de Türklerin tepkisi yaralıtıyordu. Bu taktikle aynı zamanda Kemalizmin hala birleştiremediği Anadolu halklarını Kurd karşıtlığında Türk milliyetçiliğinde birleştirildi. Kurdlerin taktikleri kavrayamamalarının TC’ ye yaptığı en büyük hizmet budur.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

OSMANLI MEZARLIĞINDA İYİ KABAK YETİŞİR

Posted by kaniyasor 20 Şubat 2012

Türkiye tartışıldıkça altından kokular çıkıyor. Coğrafyamızın diğer ülkeleri de bundan farksızdır mutlaka. Tahlile yöneldiğiniz zaman kazmayı vurur vurmaz tanrılar fışkırıyor. Her maddeden tanrılar yapılmış. Taş, odun, baston, asa, külah, ziyaret, tepe, ağaç kus…

Ayrıca zulüm etmeğe meyilli her insan tanrılaştırılmıştır. Ali, Osman; yezit… Daha sonra Fatih, Yavuz, Mustafa Kemal… Toplum karpuz yetiştirir gibi tanrı yetiştiriyor, despot yetiştiriyor! Böyle toplumlar tanrıları işsiz bırakmazlar. Onlara diktatörlük tevdi ederler!

Osmanlı karanlık mezarlığında Anadolu halkları için yaşam anlamsızlaşınca kendilerine en iyi meşgale olarak bu uğraşıyı bulmuşlar. Normal olarak Anadolu ve Mezopotamya üretmede dünya insanlığına öncülük etmişler. Mezopotamya’nın bereketli Fırat ile Dicle arsındaki toprak, hayvanı evcilleştirmesini başlatmıştır. İnsan ve hayvan gücüne dayalı çalışma daha ileri boyutta üretimi artırmış ve Anadolu’ya da sirayet etmiştir.

Köleci toplum öncesi sükûnette ve paylaşımdaki sorunsuzluk, o coğrafyada önemli gelişmelere neden olmuştur. Üretimin ve paylaşımın çatışmasızlığı bir uygarlığa damgasını vurmuştur. Zarahustra’nın düşünceleri bu olgunluğa paraleldir. Bu düşünce bu maddi yaşam gerçekliğinin bir yansımasıdır. Hala filozoflar, din tarihçileri bu düşünceyi dinler kapsamında incelerken hayranlıktan kendilerini alamıyorlar.

Bu dinginliğin sebebini doğru dürüst kimse tahlil etmedi. Oysa bilimsel felsefe çok güzel açıklıyor. Düşünce maddenin ve maddi yaşam gerçekliğinin yansıması olarak tanımlanıyor. İyi bir yaşam, paylaşımcı bir yaşamdan negatif düşüncenin yansıyabileceğini kimse iddia edemez. O zaman kimdir Zarahustra? Komünal toplumun dinginliğinde düşünen bir öğretinin önderidir.

Zerduştlük nedir? O da komünal bir paylaşım düşüncesinin hümanist inancıdır?

Bu inanç yaşıyor mu? Hayır. Sadece geleneksel ibadet biçimlerine yansıması ile fark edebiliyoruz. Şimdiki koşullarda yaşayan insanlar bu hümanizmi yaşatamazlar. Daha sonra köleci tolum istilalarına uğrayarak istilacılara benzetilmekten kurtulamadılar.

İnsan kapitalizm ile zalimleşmedi, kapitalizm ile köleci toplum zulüm geleneği sürdürülüyor sadece. İnsan düşüncesi bilim ve teknik alanda geliştiği için insan hakları ve özgürlükleri bu dönemde sosyalistlerin dayatmasıyla evrensel boyuta geldi. Daha köyden çıkamamış hala köleci toplum geleneklerini feodal sistem üzerinden devam ettiren köylü mantığının ürünü süpermen sol kabul etmeyebilir ama gerçek budur.

Köleci toplum istilaları bu düşünceyi lanetleyerek istila gerekçelerini hazırladılar. Mezopotamya üstün uygarlığını ‘Al İlah’ların emrinden çıkmış toplum olarak değerlendirdiler. Üretimin meydana getirdiği zenginliği kötü ahlak olarak tanıtarak köleleri savaştırma kabiliyetini bilediler. Bu gün hala barbarlar Kürdistan’da bu rezil politikalarla işgale devam ediyorlar.

Dün zulm ile Ortadoğu dengelerini, talanları gerçekleştirmek için oluşturuyorlardı, bu gün de aynı. Türkiye’de daha Kurdler özgürlükten bahseder etmez Kurd ulusal değerleri lanetlenerek TC kendi Kürdünü Kurdlere öncü yaparak özgürlük hayalini MiT ile TSK arasına yönlendirerek nefessiz bıraktı.

Kurdistan’ın üzerinde bulunduğu Mezopotamyanın tekrar kendi uygarlık temellerini bulup onun üzerinde yükselmemesi için tüm Ortadoğu barbar toplumları ortak hareket ediyorlar.

Kurdlerin kafalarına Türk ve Arap karakollarını inşa etmekle yetinmiyorlar. O kafaları tamamıyla düşünemeyen Arabesk-Araturka barbar kafalılığına çevirmeye çalışıyorlar. Yeteri kadar kirlettikleriyle yetinmiyorlar. Kurdleri ruhen bitirmeye çalıyorlar.

Günümüzde artık toplum düşünce veya siyaset üretemez duruma geliyorsa beyinler çok kötü darbe almış. Osmanlı Mezarlığında 500 yıl karanlığın uyurgezerliginde kalan toplum, iradesini yaratığı tanrılarını kaptıra kaptıra ruhsuz kaldı.

1950 yıllarından günümüze kadar şahit olduğumuz yarım yüzyılı geçen sürede gördüğümüz manzara hiç de iç açıcı değildir. Toplum kendine bir çare bulamıyor. Yeni nesil ise geleneksel siyasete kurban gidiyor. Bu koşullarda iki kişilik örgütlenme soruınsuz olur, üçüncü kişi diktatörlüğünü ilan eder ve değerlenince ekonomide arz ve talep esprisinde piyasa, kıymet fiyat üçgeninde piyasada bir başka emtiyaya dönüşür.

Dördüncü kişiden itibaren tutsaktır artık. Bu süreçten sonra ikinci adam yoktur. Oligarşik bir erk de oluşmaz ve tasfiyeler kanlı olur. Ezberlerde dans edip dururlar. Talimatla düşünür, talimatla yürür her kes. Ya intihar ya dalkavuk yaşam tarzına sürüklenir. Bir yanı nasyonal, bir yanı internasyonal etiketlidir bu maske.

Toplum lider protokulüna karşı diktatörlerine zafer törenlerinde cılız düşmüş kolların el ucundaki parmaklarıyla isteksiz ve dalkavuk zafer işaretinde ölümün sessizliğini kanıksamıştır artık. Kurtuluşu gelecek şafaklara erteleyen bir yaşam süreci başlar…Bekle bekle bekle!

Son elli yıl umut olarak parladı. Dışı sizi yakar içi bizi yakar! Bu hareketler on yılda muhafazakarlaşıp çürümeye başlar veya başka güçlerin çıkarlarına taşeron olmaya başlar.

Muhafazakarlığın anlamı değişmemekte ısrar etmektir. Hangi düşünce olursa olsun üretme yeteneğini kaybedip değişemiyorsa muhafazakârdır artık. Sosyalistlerin dünya çapında girdiği muhafazakar süreç, aynı zamanda dünyayı sarsan sosyolojik değişim sürecidir. Bunun birçok nedeni vardır. Son yüzyılda köylülüğün şehirlere yığılarak ne köylü ne de burjuva şehirliliğini kabullenememeleri onların ayaklarının yere değmemesine neden oldu.

Daha feodal ilişkileri kesilmeyen köylü gençler Süpermen sosyalizme ML takılarıyla sosyalizmi solladılar. Bu beklenen bir durumdu. Sosyoloji bizim tercihlerimize göre değil, kendi yasalarına göre sonuçlar çıkarır. Geçen yıl Birleşmiş Milletlerin duyurusuna göre dünyada şehir nüfusu kırsal kesimin nüfusunu geçmiş. Bu durumu iyi okumak lazımdır.

Dikkat ederseniz Tayyip Erdoğan’ın sosyalimzi bu süreçte gelişiyor:) Ne diyelim toplumsal kader deyip, komedi yazmaktan başka seçeneğimiz kalmadı. Bu geçiş sürecinde sosyalistler militaristlerin değirmenine su taşıma yerine değişmeyi esas almalıdırlar. Bir toplumcu her gün kendini kendinde yeniden yaratamıyorsa muhafazakar sayılır.

30 yıl önce dinlediğim bazı arkadaşlarımızın hala değişmeden ezberledikleriyle yetindiklerini sık sık görüyorum. Yetinme ezberlerde tatminin nedenidir. Buna benzer olarak, bir kaç kuran ayetinin ezberiyle yaşadığı coşkuyu mezara kadar götüren ezberiyle tatmin olmuş din istismarcılarını çok gördük. Ezberlerde tatmin olan birey değişime ihtiyaç duymaz.

Değişimin maddi koşulları onun dışında zuhur ettiğinde bu sefer reaksiyoner olarak karşı çıkar. Silivri cezaevi önünde işkencecilerinin özlemiyle bulunanlar başka bir anlama gelebilir mi? Yarın mollalar 12 Eylül askeri anayasasını kaldırıp başardıkları sivil anayasa ve demokrasiyle öğündükleri zaman bunlar ne cevap verecekler?

68 kuşağında Kurdler, Türkler, her kes kendi sıralarında dizildiler. 71 ile 80 arasında derin bir güc alttan alta solun siyasetini kendi güdümüne alıyordu. İlyas Aydınlar, Pilot Necatiler fırtına gibi esiyorlardı. Belki yeni nesil için o tarihler çok uzak görünüyor ama biz o tarihte siyasal gelişmelerin nasıl rayından kaydığını görüyorduk. Şimdi koşuşturanlar koşuşmaların heyecanındalar. Kim nereye koştuğunu bile bilmiyor artık. Yeni bir aşı aldık. Elmaya armut aşısı aldık. Elma cennet meyvesiydi, kutsaldı biliyorum ama ne yapalım  ağaç ağaçtır, aşıcılar zalimdir!

Her düşüncenin ya doğrusundan ya da yanlışından mutlaka bir şeyler öğrenilir. Yeter ki insan kalıplaşmış bir düşüncenin içinde ruhsuz kalmasın. Yanlışlar olmasa doğrular değer almaz, doğrular olmasa yanlışlar komik görünmez. Biz göreceli doğru ve yanlışlardan değil, bilimsel gerçeklerden, yanlışlardan ve somut olarak ortaya çıkan olaylardan bahsediyoruz.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »