kaniyasor

kaniyasor.WordPress.com

Archive for Ağustos 2012

SAVAŞI ANLAMAYANLAR BARIŞI BİLMEZLER

Posted by kaniyasor 31 Ağustos 2012

Kani Yado – 31.08.2012

Mevcut olan savaşı doğru tanımlayamamanın barışı da olmaz. Türkiye yeni bir savaşın içinde değildir. Kürdistan’a girdiği ilk talan tarzında devam ediyor. Bu talan tarzında insanlığı bitirirken Anadolu’yu bir mezarlığa çevirdiler.

Türkiye 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü nasıl algılayabilir?

Önce bu toplumun içinde bulunduğu durum ve özellikleri doğru kavranmalıdır. Her birey kanıksadığı yaşam biçimiyle her an saldırı halindedir. Hani kahraman insan ancak saldırarak kahraman oluyor ya! O mesele işte…

Barış konusuna çok yabancı olan bu toplum talancı geleneğin topluma bıraktığı mirasıyla hala çağımızın ilkeleriyle uyum sağlamayan bir sömürge statünü sürdürüyor. O yüzden Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kürdistan’da işgalci silahlı güç olarak bulunmasına kimse itiraz etmiyor. Bu işgalci erdemsizliği kendi toplumuna kabul ettirerek kendi toplumuyla suç ortaklığına girmişlerdir.

Bu işgalin de Kıbrıs işgali gibi barışı olmaz, sadece işgalin kaldırılması müzakere edilebilir. Dünyanın en büyük talihsizliği böyle kirli sömürgecilerle komşu olmaktır. Bu tür talana dayalı sömürgeciler laf da anlamazlar.

Sömürgeci toplumların yabancısı da değiliz. Orta Asyalıların talancılığı diğer sömürgecilere benziyor mu? Mezopotamya’nın İslam orduları tarafından talan edildikten sonra girilen karanlıklar gibi Selçukluların ve Osmanlıların girdiği her ülke karanlığa girdi.

Kürtlerin kara kaderiyle karanlık talancı Türkiye ile nasıl barış masasına oturulabilir ben şahsen bilmiyorum!

Biz hala şiddeti esas alan insan unsuru üzerinde mutabık olamadık. İnsan unsurunu, kimi şiddeti esas alan dişli, pençeli canlıların kapsamında, kimi diğer canlılardan ayırıp daha üstün meziyetlere sahip bir canlı türü olarak ele alıyor.

Üstün meziyet nedir peki? İnsan diğer canlılara nazaran nasıl üstün meziyetlere sahip olur?

İnsanların dişleri çekilmediğine, hala pençeleri, tırnakları olduğuna göre yaşam biçimi bu fiziksel varlığıyla uyumludur. O zaman üstün canlı dediğimiz insanın üstünlüğü yok, diğer canlılara benzerliği vardır. Bu yüzden savaşçılıkları övgü vesilesi oluyor, insanlar kahraman oluyorlar, gazi oluyorlar, niyazi oluyorlar…

Kimse bu durumları sorguluyor mu?

Hatta bu tür canlıların çoğunluğu efendisi için öldüğünde öbür dünyada 70 tane kadın huri verileceğine inanacak kadar Allah adına söylenen yalanlara tutsak olmuşlar. Şimdi biz tutsakların1 Eylül Barış Gününü nasıl kutlayacağız?

Bu aldatılmış mağdur zalimler hayallerinde, kükreyişlerinde a aslan oluyorlar, kaplan oluyorlar, bozkurt oluyorlar, Kürtleri parçalıyorlar, kafalarını koparıp ellerine alarak objektifin karşısında poz veriyorlar!

Bu yırtıcı hayvan özlemi nereden geliyor? Bazıları kartal simgelerini kullanıyorlar. Be kardeşim kartallar leş yiyorlar leş!

Neden insanlar böyledir?

Hayvan akrabalarına kanları kaynadıkları için kendilerini onların varlığında görüyorlar. Onlara benzemekten gurur duyuyorlar. Her kes kendi akrabalarıyla gurur duyar biz de Mekkeliler tarafından daha düşürülmemiş Mezopotamyalı dedelerimizle gurur duymuyor muyuz?

İran’ın bayrağında aslan var elinde zülfikar. Zulüm ile öğünüyorlar. Oy haydar haydar!

İnsan ister canlının etini kartal gibi gagalasın, ister insan öldürdüğü canlının etini çatal ve bıçakla yesin, diğer parçalayıcı, öldürücü canlılardan üstün değildir. Ancak şimdilik bilgide, teknikteki üstünlüğünden bahsedilebilir. İnsanları yırtıcılıkta diğer canlılardan ayıracak şekilde bölücülük yapmaya gerek yokrur!

Yavrusu insanlar tarafından kurban olarak Yahudi törecilerinin tavizsiz kararlılığıyla bir dananın kurban olarak kesilirken, ana hayvan ineğin feryatlarına şahit oldum, kendi tarzında ağladığını, gözyaşı akıttığını gördüm. Bu gözyaşı putları için çocuklarını kurbanlık olarak veren ‘insan ana’nın akıttığı gözyaşıyla farksızdır. O zaman duygularda da bir üstünlük yoktur. Kendileriyle barışık olmayanlar doğa ile, doğa ile barışık olmayanlar halklarla barışık olamazlar.

Ey insanlar siz yavrusu için ağlayan bu canlı kadar duygulu olmakla birlikte zalimsiniz! Böyle münafık canlılarla nasıl barış yapılabilir?

Kürt sorununun çözümünde duygulanmak da yok mu? Hani insanlar qerbelek akıllarıyla çözüm gücüne sahipti! Neden Kürt sorunu önlerine geldiği zaman güvercinler vurulup çakallaşılıyor?

Konumuz barış olduğu için bu konuyu bu kapsamda ele alacağız. Toplum şarlatanların, çığırtkanlıkların bulandırılmış ortamından kurtarılırsa onlara anlatılacak çok şeylerin olacağına inanıyoruz. Her kes kör ve sağır olsa dahi anlatılmalıdır.

Kürtlüğünü terk edip Mekke ümmetçi köleliğine geçen Kürtlerin ve Türklerin barış ve demokrasi ile kan uyuşmazlığı olduğu anlatılmalıdır.

Özel yaşamında şiddeti esas alan Türk’ün ve Kürdün politikada da barışçı olamayacağı anlatılmalıdır.

İlkin adam ol, parçaladığın avını çatal ve bıçakla yedikten sonra tok karnınla masaya gel, güvercin ol, barışa otur be kardeşim! Yoksa bizi barış masasında yersin!

Barış, barışçı olmanın insan olmakla aynı anlama geldiğini bilenlerin meziyetidir. Siz nasılsınız? Barışçı mısınız?

Politika doğru tahlillerin yansımasında icra edilmezse politika davar cambazlığına döner. Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın uğradığı insanlık mağduriyeti anlaşılmadan yapay demokratik ortamda Türkiye’nin adam yerine konması mümkün değildir.

Bu coğrafyada tüm politikalar Mekke köle kültürü kurbanlarının desteğini almak için büyük çabalar içinde olunduğu gerçeği bu yüzdendir. İnsanlık zafiyetinde olan toplumlar 21. Yüzyılın değerleriyle uyuşamazlar. 1400 yıl eski köleci toplumlarla demokratik uygarlığın kan uyuşmazlığı vardır.

Mevcut olan manzarada her kes putuna, ataputuna, atatürküne, atakürdüne, şeyhine, seyidine, makarnacı başı parti başkanına sadakatinin dışında bir ilke tanımıyor.

Her kesin eline tutuşturulmuş veya beynine kazılmış bir ezber ve bu ezber yaşamın ciddi arenalarında rezil rüsva olurken dünyanın gözünde ne durumda olduğunu da bilmiyor. Ey bilmezler, siz nasıl barışçı olabilirsiniz?

Her kes, her aile ve toplum şiddeti yaşam düsturu olarak algılıyorsa ve bunu kanıksamışsa bütün sosyal yaşamı askerlik şubesi gibi şiddetin piyonlarını üretir. Bunu tanrıların adına söylenmiş yalanları buyruk şeklinde inanıyorsa hasta toplum kategorisinde olmanın dışında bir tanımlama yapamıyoruz maalesef!

Bu hasta toplumun tedavisi de şimdilik mümkün değildir, çünkü devleti ve hükümetin sorumlu siyasi doktorları kendi hastalarından daha hastadırlar. Tüm siyasi partiler gericiliğin hatırı için arabesk gericilik yarışında koşuşurken tedavinin uygulanması mümkün değildir.

Mü’min kardeş “tekbir Allahu ekber!” deyip çektiğin o kanlı kılıcınla veya zülfikarınla nasıl barışçı olabilirsin?

Güzel arkadaşım Kemal Kilicaaroğlu’nun ‘tekbir’ getirme komedisi insanı güldürüyor ama aynı zamanda gericilik yarışında hangi pozisyonda olduğu da ortaya çıkıyor. Böyle ciddi, böyle akıllı, kişiliğe sahip bir insan gericilik yarışına giriyorsa iddia ettiğimiz gerçekler insanlık için çok önemlidir.

Kürtlerin devlet ve hükümetle sidik yarışına girip alternatif secdelerle bu komediye katılmaları da bir başka komedi! Ey Kürt sen Mekke ümmet düşüncesiyle yeşile boyanmış tutsaklığından sonra barış için ve milletin için savaşı unutmadın mı?

Biz coğrafyamızın insanlık mağduriyetinin giderilmesini önümüze görev olarak almazsak, sadece toplumun desteğini almayı amaçlarsak bu mağduriyetin içinde daha fazla acınacak mağdur duruma düşeriz.

Toplum o kadar tahribata uğradı ki politika ile köle sadakatini aratmayan tabuya bağlılık gelişti ki milattan önceki köleci sadakat sistemlerinin düzeyine düştü. Bir insan kendi partisinde değilse düşman olarak kabul edilir. Böyle düşünenlerin beyninden şüphelenmez misiniz? Bu beyinlerle mi barbar toplumlarla barış masasına oturulacak?

Türkiye genelinde kara ile kırmızının kardeşleşmesine bakın! İşte dünyada ucube ilişki tarzı budur! Bu yetmiyormuş gibi Silivri Cezaevinin önünde sol düşkünlük işkenceci general kardeşleri için gözyaşı akıtıyor, slogan atıyor!

Kontra-Kemalist kadrolaşmalarda olduğu gibi muktedir olmak için kendilerine muhalif olan her erdemi, her kesi, her ortamı ortadan kaldırmayı ilke edinirler. Selanikli Kemal Cumhuriyetin tek horozu olmak için tüm çevresini tasfiye etmedi mi? Kemalizm’in faşizm kokan havasını teneffüs eden Kuzeyli Kürtlerin durumu nasıl?

Cumhuriyet nesli Türk’üyle, Kürdüyle, diğer halklarla her kes çocukluğunu Kontra-Kemalist yeminiyle öğrenimlerini yapmışlardır. Öyle görülüyor ki her kes ettiği yemine sadık kalmıştır. Bundan dolayı kendileriyle barışık olmadıkları gibi, barışla da barışık değildirler. Bu yüzden Türkler gibi demokrasiyle, barış ile kan uyuşmazlığını yaşıyorlar.

Şimdi soruyorum sana Türkiye! Sen bu rezil halinle bu arabesk Kürdünle ve ve her gün metropollerde Kürtleri linç eden çakal sürüsü bu arabesk ve alaturka Türkünle ve özünden çıkarılmış başka şeylere benzetilmiş diğer halklarınla nasıl barışçı olabilirsin?

Uzun sözün kısası olarak şunu söyleyebilirim ki, Türkiye toplumu talancı geleneğiyle öğünen bir toplum olarak barışa uygun değil, yani barış masasına oturmaz; çünkü adam olmaz ve ak güvercin gibi kanatlanmaz ama kim ne derse desin birileri barış masasına oturtacaktır! Yani adam olmayanı adam ederler.

Reklamlar

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

SAZÛMANA XULAMÎ

Posted by kaniyasor 30 Ağustos 2012

Kani Yado – 30.08.2012

Xulamî û sazumana xulamî gelek kevne. Di dîrok a mirovatî û di jiyan a xwezayî de xulamî kê dît û kê nivisand? Xulamî di jiyana  xwezayî yê mirovatî de nîne. Xulamî çawa saz dibe? Xulam bi zor û zordestî saz dibe û bi vî sazûmana xwe de carî dike.

Karkerî xulamî ye?

Bersîv a vî pırsa gelek girînge. Çaxa me de jî zor û zordestî xwe carî dike. Jiyanek azad de xulamî tune. Jiyanek azad wek jiyanek xwezayî mirov bi dilxweşî ya xwe dije û kar û bar ê xwe  jî bidilxeşî  de dike.

Xulam jî kar nake, bo çi sedemê karker nîne? Belê, xulam jî kar dike, lê mirov nikare bo wan karker bêje. Peyva « karker » bo karkirî ya jiyanek azad de tê gotin. Ew dîlin. Qedera wan bindestî ya  qederek reş e. Jiyana wan di bin zor û zordestiyê de dimeşe.

Sazûman a koledarî ya Mekke û ya Rom ne cûda ye. Herdû jî bi olî û gamarî mirov dikin xulam û bi derewên olî diperçiqînin û sazûmanek xulamî ava dikin. Ol hemberê azadî ya xwezaî û azadîya civakî  tirs û xofan dike dilê mirov û  giyan a wan bindest dike.

Înroj jî mirov dikare xulamî di doralî ya xwe bibîne. Bin zordestî ya şerîat a Îslamî  kes azat nîne. Bin tirs û xof a derewên bi navê Xwadê hatin gotin dilerzin. Di vî sazûmanê de tade heye.

Kî tade dike?

Sazûman a xulamî sazûmanek poliye. Va polên civak de mirov an bindest e, an jî zordest e. Di sazûma a xulamî de pol a yekem xanedane. Xaniyê vana, qesrên vana  tên zanîn. Bo vî sedemê ew xanezanin û gel xulam û xane nezanin. Xanezan di qesra xwe de dijîn û xûlam jî qesrê diparêze. Her dem di vî şeran de xulam dimirin  û xanezan dijin.

Mirov çawa li ser mirov tadekar e ? Mirov bo çı sedemê tade dike ?

Di civakê de polên serdest mirov bi xof û tirs û tade bi sazûmana wan re tên girêdan. Di dîrok a mirovatî de dem a yekem ker,hesp, gah, çêlek,mîh, bızın û kûçık kedî kirin.

Ker, hesp û gah bo kar û barê xwe, çêlek, mîh û bizin bo şîr, mast û tomast û toreq kedî kirin. Dema duem de karû barê jiyanê zêde bû û kes jî kirin xulam.

Xulamî bo mirov qederek reşe û tadeyek mezin e ! Mirov dibe xulamê mirov !

Koledaran bo hewceyî ya xwe, kar û barên xwe li pişta mirov bar kirin û xulam jî  wek ker û hesp ên kedîkirî bin baran de pişt şîkeste bûd.  Jiyan a polî bi vî ava destpêkır

Mirovatî çawa ket jiyana tarî? Him êşa xulamîyê him jî tesîr a wî gelek mezine û bi demek dirêj domdar e.

Bedewî ya mirov ji bedewî ya Xuda tê, lê îhtîras a mirov gemarî ya wî ji ku tê?

Gemarî ya mirov û bedewî ya mirov hemberê hev dualîzma ramanê sazûman a xulamî didom e. Mirov di sazûman a kevn de bi xof û tırsên olî azadiya xwe wenda dikin, sazûman a  vî çaxa nû de bi ramanên zanistî qanî dibe. Dualîzma jiyanê bi vî ava dimeşe.

Îhtîras a mirov bû bêtar. Va bêtar a  qeder a reş her çaxê de mezin bû û xwe gihîşt çax a me.

Înroj em bo çi sedemê ser zorbazî difikirin û  zorbaziyê red dikin?

Çaxa me ê nû de kevneperestî, kevneşopî ya gemarî û zordestî şerm e. Çaxa nû ê demoqratiyê de bi fikr û ramanên nû jiyanek kevn nabe. Zorbazî ya dewletan û rêxistinan red bikin ki rê ya azadyê ve be. Em hevpar û jîndar ên xweza ne. Mirov bi xweza, xweza bi mirov xweşe. Jiyanek paqij xwezayek paqij, xwezayek paqij jiyanek paqij û bi aşti ye.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

İNSANLARLA NASIL OYNANIYOR?

Posted by kaniyasor 29 Ağustos 2012

Kani Yado – 29.08.2012

Coğrafyamızın tarihine baktığımızda insanlarla nasıl oynandığı kolaylıkla görülebiliyor. İnsanın insan üzerinde tahakküm eğilimi insan denen canlı ile ilgili olduğuna göre sınıflı toplumların olduğu yerde bu eğilimi görmek mümkündür.

İnsan ile ruh ilişkisi madde ile düşünce ilişkisi gibidir. İnsanın köle olarak bir sınıfın emrine alınabilmesi için  bedenini tutsak etmenin ilk aşaması ruhunu tutsak almaktır. Köleci toplum dönemlerinde insanların ruhsal yani düşünsel niteliği dinlerle şekillendirilir.

Egemen olan sınıf önderliği krallar, liderler Tanrı olarak ve daha sonra Tanrı elçisi olarak toplumu tutsaklıkta hizmetinde tutmak için sınıf tercihlerini dinsel buyruklarla topluma bildirirlerdi. Müeyyideleri, tanrısal korkular ve dinlerle biçimlendirilen  korkulukları vasıtasıyla toplumu denetim altına almayı esas alırlar.

O zaman oynanan somut öge insanın kendisidir. Burada konu edilen  başta insan, insanın ruhu, insanın özgürlüğü, insanın düşüncesidir.

Başta belirttiğimiz insan-ruh, madde-düşünce ilişkisi gibi, toplumun maddi gerçekliği- toplumun özgürlüğü ilişkisi de önem kazanıyor.

Gerçekleşen 20.Yüzyıl sosyalist sapmalar yukarda belirlediğimiz gerçeklerle insanın insan üzerinde tahakkümüne dönüşerek ilkel toplumların insan özgürlüklerini ihlal eden benzerliklerin içinde oldular ve işçi sınıfı diktatörlüğü vesilesiyle işçi sınıfını oluşturan bireylerinin temel hak ve özgürlüklerinin ihlaline dönüştü.

Bu önemli mevzunun öne çıkmasıyla insanoğlunun özgürlük, bağımsızlık, eşitlik kavramlarına doğru anlamlar yüklemek için yeniden düşünmesi gerektiği öne çıktı. İnsanoğlunun en yoğunluklu olarak düşünce tekâmülünün gerçekleştiği 19. ve 20. Yüzyılda, aynı zamanda Birinci ve İkinci Dünya savaşlarıyla sonuçlandı.

Bu yoğunluklu süreçte Kapitalizmin ve sosyalizmin ekonomi politiği yerine sınıf ilişkilerine dikkat çekmeliyiz. Bu süreçte Reel Sosyalist sistem ile nasyonal sosyalist sistemin insanların iradesi üzerinde devlet ipoteği kurmak için çetin bir rekabete dönüştü.

Bu talihsizliğin şimdi Türkiye’deki seçimlerde makarna tevziatıyla sonuç almaktan daha nitelikli olmakla beraber ezilen insanların ütopyasının tekrar insan ihtirasına kurban edildiği görülmektedir.

Dikkat edilirse köleci sistemde insanın insan üzerindeki tahakküm eğilimi ile 19. ve 20.Yüzyıldaki tahakküm eğilimi aynıdır. Sadece yeni olan bu tahakkümü gerçekleştirmek için kullandıkları araçların da yeni olmasıdır.

Burada temel öge insandır. Sistemleri suçlarken insanın suçunu gizlemeye gerek duymadan insan ögesi doğru sorgulanmalıdır. İnsan ve ruh ilişkisinde insanı çözmeliyiz. İnsan doğal egolara sahip olduğu gibi, düşüncedeki gelişmeyle bu egolar da gelişir. İnsan ihtirası olarak ifade ettiğimiz bu egolar insanlık için korkunç boyutlara gelir.

Yakın tarihimizde bireyin kendi ihtirasının korkunç fırtınasına kapılarak örgütleri veya devletleri canileştirmesine neden olduklarını gördük. Çağımızın imkanlarıyla desteklenen insan ihtirası acılara neden olduğu kadar insanların ruhsal tahribatlarına da neden olarak uzun sure  toplumun kanayan yaraları olarak kendini yaşatabiliyor.

Afganistan’da yıllarca din adına elinde silahıyla yaşayan ruhunu ihtirasa teslim ederek bunun nazariyesine tutsak düşen insan nasıl sağlıklı olabilir. Bu toplum on yıllarca sürede birilerinin ihtiraslarına kurban edilerek savaşın şiddet çirkinliğiyle birlikte kendisi de kirleniyor.

Mesela Kürt savaşçısının kafasını koparıp poz veren bir Türk askeri nasıl sağlıklı olabilir? Türkiye’de insanlar her gün caniliğin sistemleştiği Kemalizm ile bileniyor. Bu nesil sağlıklı olabilir mi? İşte buna ruhsal kirlenme denir.

Dinlerde üst sınıfların insanları savaştırmak için ruhlarını kirleterek insan öldürmeyi mükâfatlandırarak kahraman ilan eder. Kölenin şehit veya gazi mertebesinde ödüllendirmesi de aynıdır.

Savaşım kutsalı olmaz. Bir yerde savaş varsa insanlar sorunlarını insanlık ölçülerinde  çözemedikleri için canilik yöntemi dediğimiz savaşlarla çözmüşlerdir. Şiddetin meşruiyeti yoktur. Bahaneler bunu meşrulaştıramaz. “İnsan şiddetin yaşam biçiminde  canlılığı nı sürdüren bir hayvan türüdür” deyip şiddeti meşru gösterme eğilimi kendi akrabaları olan hayvanların yaşamına özlem duyanlardır.

Biz demokratik uygarlık çağında insanlara üstün vasıflar yüklüyoruz. İnsan dinsel ve çağımızın bilimini şiddetin hizmetinde kullananlar olabilir. Bu geçmişin yamyam insan eğiliminin hala yaşadığını gösteriyor.

Şiddetin esas alındığı geri yaşam kültürüyle biçimlenen bizler için bu düşünceler elbette yüzümüzü kızartır cinstendir. Biz şiddet neslinin elinde büyüdük. Kurbanlar kesildiğinde kan revan içinde neşelenirdik.

Doğaya ve doğanın diğer canlı partnerlerine yaşam hakkı tanımazdık. Tutsak olduğumuz gibi tutsak etmeyi yaşam düsturu kabul ederdik. Din ve imanın bolluğu kadar şiddet boldu. Biz komşumuza, karşı köyün insanına,  karşı aşirete düşmanlık yapmasaydık insan sayılmazdık. Biz insan sayılmayan bu halimizle Avrupa’ya geldik.

Ne yürüyen ayaklarımız buranın temiz yollarına uygundu ne de siyasal kafamızın koşturduğu bizler buranın demokrasi meydanlarına uygunduk. Üstümüzdeki gözler bizi sadece sürece bırakıyor ve “toplumun içinde erir giderler” hesabıyla tedaviyi entegrasyona ve geleceğe emanet ediyorlardı.

Geri kalmak ve dolayısıyla tutsak kalmak kader mi?

Bazıları köleci toplum maddi yaşamı, onun düşüncesi ve yönetim tarzı ilkel toplumların yaşaması gereken bir süreci olarak değerlendiriyor. Aslında bu denli korkulara tutsak edilmiş ruh taşıyan topluma ait bireylerde düşünme tekamülü olmuyor veya uzun süre gerici kazalara uğrayarak evrimi gerçekleşmiyor. Bunu bir kader olarak algılamak doğru değildir.

Kader Rabbimizin doğal yasalarında gördüğümüz gibi değiştirilmesi mümkün olmayan olaylardır. İnsanoğlu insanların insanlar üzerinde tahakküm etmesini engelleyebildiklerine göre zulüm kader değildir. Zulüm lanetlenmesi gereken olayladır.

Köle sahibi sınıfın tahakküm geleneğini hala siyasi eğilimlerde görüyorsak bunu kader olarak ifade edip o çirkin zihniyetin yaşamasına neden olmamak gerekir. Diktatörlerin örgütlerde ve devletlerin başında kalmalarına imkan sağlanmamalıdır.

Ortadoğu zihniyeti dünyanın başına bela oldu.

Şunu söyleyebilirim ki dünyanın hiç bir yerinde Ortadoğu kadar insanlarla oynanmamıştır. Şimdi Ortadoğu’da cereyan eden olaylar nasıl isimlendirilirse isimlendirilsin tarih  zulmün tasfiye süreci kapsamında yazacaktır.

Her kes dinleri vicdan sorunu içinde sanır, aslında öyle değil. Dinler sanıldığı gibi insanlığı refaha kavuşturan inkılaplar kapsamına girmiyor. Toplumların köleci sisteme geçmeden evvelki dinlerin liberal durumlarıyla, aynı toplumların sınıflı topluma geçmesiyle kralların ilan ettikleri dinlerdeki despotizm sınıf egemenliği nedeniyledir.

Dünyadaki mağdur olan toplumların mağduriyeti üzerinden onlarla ilişki kurmak kolaylaşıyor. Bu kolaylıktan yararlanan derin güçler bu toplumları istedikleri şekilde  yönlendirme yapabildikleri gibi onların üzerinden provokasyonlar gerçekleştirmek de kolaylaşıyor.

Alevilerin kolaylıkla sola yönlendirilmesi ve Alevilerin karşıtlığında Sünni çoğunluğu sağa yönlendirmede zorlanmayan devlet istediği sonuçları aldı. “Bu olay olup bitti, dillendirmeye gerek yok“ diyenlere söyleyeceğimiz çok önemli bir nokta var. Peki kendileriyle oynanan insanların sağlıklarının bozulduğundan haberleri var mı? Bu insanların ruh halleri nasıl düzeltilecek?

Hala Hz. Alinin kılıcını taşıyan, Yezit’in tekbirini haykıran bu yönlendirilmiş insanları kim tedavi edebilir? Allah adına söylenen yalanlarla hastalanan insanların, yani ruhları tutsak düşmüş insanların rehabilitasyonu çok zor olacaktır.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

DOLU DOLU HAYKIRMAK

Posted by kaniyasor 28 Ağustos 2012

 Kani yado – 28.08.2012

Bazen insanın canı dolu dolu küfür etmek istiyor. “Lan barbarlar siz ne arıyorsunuz Kurdistan’da?“ diye dolu dolu haykırmak istiyoruz. Anadolu ve Mezopotamya uygarlığndan haberi olan hangi vicdanlı insan haykırmak istemez ki?

Yüzyıllarca barbarlığın talanı, karanlığı ve erdemsizliği altında yaşamak nedir bilirmisiniz?

Kürdistan 1400 yıldır bu karanlıkta el yordamıyla yolunu seçiyor. Mekke köleci sisteminin yarattığı karanlık ve Mekke barbar devecilerinin tozbulutlarının yarattığı kirliliğin üstüne Selçuklu ve Osmanlı barbarlığı eklenince yaşam çekilecek gibi değil.

Karanlıkta yaşamayı kanıksayan bedbahtlar için farklı olmakla birlikte erdemli bir yaşamın özlemini çeken Kürtler için çekilecek gibi değildir.

Dolu dolu haykırmak, dolu dolu bir çığlık olmak…

Kim ne derse desin güzel insan Can Yücel’in ruhunu şad edeceğim. Dolu dolu küfredeceğim. Sabır küpü olduk be!

Sabretmenin de bir sınırı vardır. Hem gelip ülkeni talan edecekler, hem de ukalaca konuşacaklar !

Burası Kurdistan. Ortada dolaşan silahlı asker, silahsız memur asker ve  polis ne arıyor burada ? Dünyada çok müstemleke gördük, hiç biri böyle erdemsizce değildi.

Çok karanlık,göz gözü görmüyor .İnsanlar uyur gezer. Askeri talimlerle « kalk otur » yaşamı gibi. Düşünmeyi unutmuş bir toplum. Onların yerine tanrıları düşünüyor ya !

Onların yerine liderleri, padişahları serokları düşünüyor ya !

Buna uyurgezerlik denmezse ne denir ?

Yaşam mezarlık, insanlar uyur gezer. Bu mezarlık çok karanlık. Bu mezarlık Osmanlı mezarlığı. Uyurgezerler kimi Mekke kıblesinde, kimi Selanik kıblesinde. Hele belaların belası Kerbela yolundaki uyurgezerler!

Bir düşünün, Güneş ülkeleri Anadolu ve Mezopotamya uygarlıklarının üstünde mezarlık hortlaklarından farksız ruhsuz ve vicdansız canlıların yaşadığı topluluklardan ibaret kapkaranlık bir mezarlıktan farksız bir toplum.  Üstü Mekke, göbekten aşağı alaturka, dizden aşağı Waşgington!.

Siz böyle bir şey gördünüz mü ey insanlık?

Mekke kıblesinde efendisine secdede durmuş ve uyurgezerleşmiş Kürtler bunlarla dansa kalkmışlar. Sanki besmeleli, tekbirli ve maskeli bir balo! Kapıcısı Mehmet Metiner, gelip geçenlerin önünde iki büklüm saygıda kusur etmz. Vicdanın insanı terkettiği bir vucut, idrakin terkettiği bir kafa, adaletin terkettiği pist! Buna ister yam balosu deyin ister barbar dansı deyin!

Türklerle yaşama şansı yok ey Kürtler! Gittiğiniz her Türk ilinde saldırıya uğrarsınız.Bunlar hem işgalci hem de saldırgan, bunlar insan mı?

İnsana bak insana!

Çifte standartlı, tek kalıp, insanlığın uğramadığı bir yaşam biçimi! Kürtlerin olmadığı bir dünyada yaşamaya yemin etmiş bir ucubelik! Ortadoğu dengesini de Kürtlerin olmadığı her türlü dengede olabileceğini söyleyebilecek kadar  maymunsu bir tür.

Kimi tarif ettiğimi anladınız değilmi? Türkiye Cumhuriyeti Dveletinden başka böyle ucube bir şey var mı?

İnsan haklarından bahsedebilmek için ilk başta insan olmak gerekmez mi?

O yok.

Komşu Kürt ulusuna saygılı olmak için ciddi bir insanlık duruşu olan ulus olmak gerekmez mi?

O da yok!

Kürtleri kabullenmek için Türk olmak gerekmez mi?

O da Anadoluda görülebilesek sayıda değil.

Siz kimsiniz lan?

Avrupa Balkan Hıristiyanlarının köklerinden koparılarak Yeniçeri ocaklarında ve İttihat ve Terakki köprüsü üzerinden geçerek Kemalist ocaklarında insanlıktan çıkmışlığın korkunç manazası!

Muhatap arıyoruz lan!

Adam gibi çıkın karşımız. Dünyanın adetleri vardır. Dünyanın kabul edilmiş, yaşanmış siyasal biçimleri vardır. Siz ne biçimsiz biçimsiniz lan!

Ne savaçınız savaşa benziyor, ne barışınız barıştır. Savaşınız bazen danışıklı, bazen danışıksz. Barışınız savaşdan da acı verici..

Siz ne biçimsiz insanlarsınız lan!

Diniz, siyasetiniz karışmış, bir Arap çorbasına dömüş. İnsanlık uzayda koloni kuruyor siz hala üfürmektesiniz, siz ne üfürükçü bir milletsiniz lan!

Siz millet değil illetsiniz lan!

İnsanlık uzay çağını yaşıyor siz hala köle-efendi ilişkisindesiniz. Köleleri savaştoror efendilerinin çocuklarını turistik tatile gönderirsiniz, siz ne terbiyesizsiniz lan !

Bu yüzden Kürt sorununun tarafları toplumlar değil silahlı güçlerdir. Sadece yoksulların kölelik sadakatinde bilenmiş görevi efendileri için ölmektir.

Köle toprağa düşerse  efendi yaşar, efendi yok olursa köle azad olur. Dünyanin hali bu değil mi?

Vatan vatan ise üstünde yaşayan insandır, uğrunda ölen efendisine kurbandır.

O zaman bu vatan kimindir?

Bu vatan kara bağrında efendileri için ölenler değil, generallerin bankalarıyla, fuhuşhaneleri kurulmuş bir yavru vatan Kıbrıs uydusuyla birlikte işgalcilerin, talancılarındır.

Bu vatan uğrunda canını veren yoksulların değil, çocukları savaşmayan zenginlerin, talancıların, baloncuların, ürüfükçülerin, üçkağıtıların, genarallerindir.

İnsanlık tarihi boyunca efendileri için savaşan yoksullar hep ölmüşler ve efendilerini, onların zulmünü yaşatmışlardır..

Yoksulların ölümü bunların yaşamıdır. O zaman yoksullar ölmemeli, bu asalaklar yaşamamalı.

Savaşmayın, ölmeyin lan yoksullar!

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

DÜNÜN İLERİCİSİ BUGÜNÜN GERİCİSİDİR

Posted by kaniyasor 27 Ağustos 2012

Kani Yado – 27.08.2012

Dünün ilericisi bugünün gerici olmuşlarsa yarınların rengi belirsizdir. Devrimler süreklileşmiyorsa, devrimciler her gün kendini kendinde yaratıp yenilemiyorsa bu günün gericileri olarak siyasal sahnede yerini alırlar.

Gelişmelerin hızına kendini uyduramayan sol siyasetler geride kaldıkça gericiliğin geri muhalif siyasal mevzilerinde kaldılar.

Dünyada eskimeyen ne var ki? Eskiyen her şey yeniye karşı gericileşir ve eskinin yerine yenisi ikame eder.

Nazım Hikmet’in Peyami Safa’ya karşı yazdığı hicivlerinde “Ben ölmüş babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim“ söylemi bu gerçeğin ifadesidir.

Solun insanlığa artık cevap veremeyecek derecede insanlık ve devrimci değerleri kaybettiğinde toplum ehven-î şer olarak gördüğü liberallere ve muhafazakarlara umudu bağlamıştır.

Türkiye’de sosyalistlerin durumu çok acınacak durumdadır. Kimi mezar taşıyla övünürken kimi Mekke köleci toplumu zulmünün simgesi olan zülfikarı kuşanıyor! Bari ’dün’ kadar gerici kalınsaydı, 1400 yıl gericileşmek çok komik görünüyor.

İlericiler için “dünden ileri olmak ve yarınlara hazırlıklı olmak“ temel ilkedir. Bu ilkeden sapan durumlar ya geride kalır ya da toplum tarafından anlaşılmaz bir ufuktadır.

Halihazırda iktidara muhalif olmak ya da iktidarın yanında olmak ilericiliği temsil etmez. İlericilik yarınların estetiğini nakış nakış işleyen sanattır, bu sanatın siyasetidir,bu siyasetin yaşam tarzıdır.

İnsanlık tarihinde toplum her zaman sürü şeklinde değerlendirildi. Toplumun elit üst sınıfı uzun bir sürede tanrıları olarak toplumun üzerinde tahakküm kurdu. Sosyal gelişmeler ve  insanlarda meydana gelen düşünce gelişimi yeni boyutlara ulaşarak  tanrıların adına söylenen yalanları deşifre etti.

Bu süreçte krallar tanrı olarak değil, tanrı elçisi sıfatıyla yalanlarına devam ettiler. İnsanlık tarihi böylece nebiler dönemine yani semavi dinler dönemine geçtiler. Bu dönemde de dinler Kabe veya ağlama duvarları gibi putlarını terk etmeyerek putperestlik geleneklerini tek tanrılı dinlerle devam ettirdiler.

Neden bu yalanlara gereksinim duyuluyordu?

Burada esas olan yalanlar değil, Tanrıyı bir korkuluk olarak gösterip onun adına söylenen yalanlarla bireyin yüreğini ve düşüncesini korkularla istila edip toplumu üst sınıfın sadakatinde kalmasını sağlamaktır.

19. ve 20 Yüzyılda dünyamızın şahit olduğu siyasal tercihler de bundan farksız değildi. Geçmişte toplum Allah adına söylenen yalanlarla korkutularak iradeleri ellerinden alındı, bu çağlarda ise Tanrı yerine devlet korkuluk olarak gösterilip çağımızın bilimiyle toplum aldatıldı ve korkutuldu.

Toplum nasıl tahakküm altına alınır?

Daha önce de belirttiğim gibi, insanlar üzerinde otorite olmayı amaçlayan politikleşmelerin despot bir yapıya dönüşeceğini dünyamız hep yaşayarak gördü. Bu durumda hangi vaatlerle yola çıkılırsa çıkılsın en fazla yoksullar ve kendi iradesini kaptıran kitle gücünü kaybeder.

Tolumun üzerinde otorite olma geleneği köleci tolum sisteminden gelip kendini kapitalist sistemde üst sınıfın despotik yöntemi, sosyalist toplumda alt sınıfların adına onların iradesini kullanarak aynı şekilde toplumun üzerinde bir otorite olup susturulmuş yoksul toplum mağdur edilir.

Köleci toplum biçiminde tanrıların veya tanrı elçilerinin buyrukları şeklinde yoksulların yüreğine korkular bırakılarak toplum tutsak edilmiş, kul edilmiş, milletler arası güce ulaşınca ümmet edilmiştir. Aslında çağımızdaki faşist, şeriatçı durum ile eski yaşanmış sistemlerin arasında sadece zaman ve yöntem farkları vardır.

Emekçilerin adına  iktidarı ele geçiren muhteris siyasal radikalizm köleci toplum düzeninden  günümüze kadar  devam eden insanın insan üzerindeki tahakküm etme eğilimi olan diktatörlüğe dönüşerek ulus devlet tercihi olan ırkçı milliyetçi diktatörlüğü geride bırakan pratiğiyle sosyalizmin teorik itibarı yerle bir edildi.

Sosyalizm ütopyası belki şiddeti esas alan canlı türlerinden olan insanoğlu için hala erkendi. Krallıklarla geçen  uzun sürelerle mülkiyet açlığı çeken insanoğlu bu açlığını tatmin etmeden kamu mülkiyetine tekrar mahkum edilmesinin topluma yansıyan etkisi tahripkar oldu. Yoksa ezberleri bozarken yanılgılara mı saplanıyorum? Söyler misiniz mevcut hangi sol çizgi insanlığa umut olabilir?

Aslında 21. Yüzyıla bu alternatifsizlikle girdik. Sosyalizm adına despotizmi dayatan çete anlayışları sosyalist düşüncenin gelişmesine her nedense engel teşkil etmeye devam ediyor.

Bize göre demokratik uygarlılık 20.Yüzyılı ve onun sol ve sağ siyasal anlayışlarını da  geride bırakarak insanoğlunun 21. Yüzyılın demokratik erdemleri çerçevesinde  demokratik siyasal yaşamını beraber getirmiştir.

Solun ve faşizmin bazen ayrı ayrı, bazen kol kola girerek demokratik biçimlere karşı verdikleri ve verecekleri mücadeleler nafiledir.

İster Hıristiyanlık döneminde, ister Mekke köleci toplum sisteminde ister günümüzün sistemlerinin gericileşmiş biçimleriyle ortak nokta insanın insan üzerinde tahakkümüdür. Dinler bu tahakkümü gerçekleştirmek için tanrı adına buyruklarla bu tahakkümü gerçekleştirirken çağımızın tahakkümcü eğilimi çağdaş bilimi kullanarak bu tahakkümü gerçekleştirmişlerdir.

Çağımızın siyasal erkleri çağımızın bilimiyle muhteris siyasal erkleri toplumun üzerinde tahakkümü sağlamışlardır. Burada her ikisinde de irade gaspıyla başarıya ulaştıklarını görüyoruz; o zaman iradeyi korumayı esas alan demokratik tarzla irade gaspının önüne geçmek mümkündür.

İşte demokratik uygarlık iradenin korunmasıyla mümkün olabildi. Elbette bu uygarlık doğru teori ve doğru pratği içselleştiren ilerici toplulukların eseridir.

Sosyalizmi bir kişinin veya bir oligarşik erkin iktidarlaşmasıyla toplumun iradesini tutsak etmek olarak anlamayan sosyal insanlar, demokratik uygarlığın faşistlere karşı direnen insanoğlunun zaferi olarak anlarlar.

Bu görüş Saddam Hüseyin’e ve buna benzer emeller besleyen önderliklere ters düşerse yanlış olduğu anlamına gelmez. Bireyin saltanatına ve tahakkümüne dönüşen her önderlik karşı devrimdir. Karşı devrimlere can atan sol sapma çizgiler için günümüz ve günümüzün yarınları hiç umut vermiyor. En iyisi kendilerini gözden geçirmek ve çağımızın hızına yetişmek için çaba harcamak gerekiyor. Artık kimse yabasıyla, orağıyla çıkıp meydanlara koşanlara itibar etmiyor. Çağımızın emekçilerinin yaşam biçimi çağdaştır, geri toplumsal biçimleri içinde barındırmıyor.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

BİRLİKTELİK

Posted by kaniyasor 26 Ağustos 2012

Süleyman Doğan – 26.08.2012

İki çeşit birliktelik vardır:

1 – Gönüllü birliktelik.

2 – Zora dayalı birliktelik.

Gönüllü birliktelik, çokça emek ve özveri isteyen, karşılıklı kendinden bir şeyler vererek ortak kararlarla eşit bir temelde oluşturulur. Bireyin hak ve özgürlüklerinden tutun da, sınıfların, halkların beraberce sömürüsüz ve asimilasyonsuz, önyargıların olmadığı gönül rızasına dayalı siyasal yaşam biçimidir.

Genellikle bu birliktelik es geçilir. İnsani olduğu kadar, adaletli gereklilikler, hakkın teslimi esas alınır. Dünyada sınıfların ortaya çıkışıyla köleci toplumdan bu yana iktidar ve insanın insan üzerinde hakim olma eğiliminin neden olduğu egoizmi hep gönül birlikteliğini gölgede bırakarak, karanlık olan ikinci birlikteliği öne çıkarmıştır.Tüm olumsuzluklar ve haksızlıklar bundan kaynaklıdır.

Yani zora dayalı ikinci birliktelik dayatılarak, zor kullanılarak kendisine benzetmek, kendisi gibi olmayı dayatma birlikteliği esas alınmıştır. Kabileler, toplumlar ağalar, beyler, sınıflar, krallar, partiler, liderler, iktidarlar hep insanlığa kendini dayatmıştır. 21.Yüzyılın güzel sabahında bile coğrafyamızda sol ve sağ radikaller bu talihsiz eğilimdedirler. Farklı  gerekçeler yaratarak buradaki birliktelikleri hep bir merkeze bağlı ve bir merkeze hizmet anlayışı içinden geçmiştir. Bunların başında ilk olarak din ve inanç biçimi almaktadır. Oysa İnançlar çıkarsız kişinin kendi iç dünyasında hedef seçtiği inanç merkezi ile kendi arasındaki gönülden bağ kurma biçimi en doğru ve doğal olanıdır. Fakat iktidarlar kendi düşüncelerini ve iktidarlarını sürdürme adına kendi tercihlerini ve inançlarını başkalarına dayatarak zorla egemenliklerine alarak bir birliktelik oluşturmuşlardır. Hakka, ahlaka, insanlığa sığmayan bu davranış ve tutum bin yıllardır süre gelmiştir. Bu gayri ahlaki biçiminde en ufak bir şeyde toplumun önüne “Birliğimiz, bütünlüğümüz ve beraberliğimiz istenilmiyor. Bizi ayırmak istiyorlar veya bizim içimize nifak tohumları serpiyorlar” demagojisiyle toplumu bir arada tutma ve de kendilerini masum gösterme pozlarına girmişlerdir.

Halbuki nifak tohumu sokan ta başta kendilerinin dayattıkları zora dayalı birlikteliktir. Özü hak gaspına dayalı yok sayma biçimi hiç göz önüne getirilmeyerek sebepten değil de sonuçtan hareketle anlatılarak toplum hem yanıltılıyor hem de bu suç işlenmeye devam ediliyor.

İşte bu zihniyetin en korktuğu şey birincisi olan GÖNÜL BİRLİKTELİĞİDİR. Zora dayalı birlikteliğin acısını yıllarca çeken başta Kürtler ve diğer azınlıklardır. İnanç temelinde de başta Aleviler ve diğer inanç guruplarıdırlar. İktidarların bir başka anlamıyla iktidar merkezli  Islami dinci ve Türkçü anlayışların altında inim inim inlemişlerdir. Çok ağırın ötesinde bedeller vermişlerdir. Bu bağlamda genelde Kürtleri, diğer halkları özelikle Alevileri , özelde Dersimi iyi anlamak gerekir. Ayni zamanda toplumun öncülüğüne soyunan demokrat şahsiyetler ve oluşumlar çok itinalı  hak ihlalerini göz önünde bulundurmaları zorunlu ve gereklilik olduğunu unutmamaları lazım.

Son gülerde hızla gelişen olaylar genelde dünyada ve ülkemizde, özelde de Dersimdeki son Hüseyin Aygün olayı bu gerçeği bir daha önümüze koydu. Bu kısa zaman dilimi içinde birçok yorum yazı v.s. okudum ve dinledim. Bazı kişilerde bu olayin neden bu kadar abartıldığını veya yer verildiğini alamadıklarını  yazıp söyliyenlerde haylı oldu.      Bir yazı dikkatımı çekti. Kaniyasor sitesinde yayınlanan Kanî Yado rumuzlu yazarın “DERSİM VE İNSANLİK“ yazısı. Dersimi iyi anlatan bir yazı, Anlatımı da bir yana bırakalım konuyu anlayan biri. Burası çok önemlidır.

Ben bu yazarımızı 1970’lerin ortasında tanıdım. Kendisini iyi yetiştirmiş bir Kürt aydını. Belki diyeceksiniz ki biz neden tanıyamadık bu güne dek. Biz bir gerçekliğimizi de kabul etmek zorundayız. Hani Türk Devletinin bir anlayışı var. En iyi Kürt veya Alevi v.s. ölü olanıdır. Biz de bu tezi dolaylı bir biçimde destekliyoruz. Şayet Bu arkadaşımız veya bu aydınımız ayağı kayıp bir yerden düşseydi ve bu düşme sonunda ölümü gerçekleşseydi. Onu göklere çıkarırdık veya öyle bir yere koyardık ki o dahi kendisini tanımazdı! Bizim de artık bu  ve bunun gibi konularda cidi bir biçimde kendimizi eleştirmemiz gerektiği kanısındayım.  Devletin resmi ideolojisi gibi patatesin çürüyen yanıyla değil, yeşeren tarafıyla ilgilenmek doğru ve objektif olandır.

Burada ilginç ve ilginç olduğu kadar araştırılması gereken bir şey var. Bu yazarımızın babası medrese okumuş, Karakoçan’da imamlık yapmış o dönemin okuryazarlarındandır. Cumhuriyetin ilk yılları sürecinde, Dersimde o dönemde olup bitenleri iyi bilen birisi. Yetmişlerde öğrenci hareketlerini başlamasıyla, öğrencilerin yaptığı protestoların ve yürüyüşlerin taşlandığı saldırıldığı yıllarda, bir Cuma gününe denk gelen masumane bir öğrenci yürüyüşünün yapıldığı bir gün Cuma namazında çıkan cemaatin öğrencilere tüm gücüyle saldırdıkları bir gün -Tabi bu öğrenciler Alevi ve solcu olarak görülüyor- Faşist mihrak anlayışlarının halka yansıması sonucunda saldırılar gerçekleşiyordu. Saldırı olduğunda yazar arkadaşımızın imam babası Mele  Reşat cami duvarına çıkarak “ey cemaat bu çocuklar haklarını istiyorlar size ne oluyar!” diye cemaate karşı çıktığında, kendis ‘Kominist İmam’ olarak isimlendirildi. Bu imamın dinler tarihini iyi bildiğini, Alevilerin İslam öncesinde dayandığı inancı ve Zarathuştra yani Zerdüşt’ü bilen ve ayrıca Şiiliği çok iyi bilen böyle bir cami imamının oğlu da Dersim’in başına gelenleri anlaması ve anlatması bir daha önem kazanmaktadır.

Dersim’de olanların bitenlerin dışında, insanların yararına hatta dünya insanlığı yararına olan bir şey gerçekleşmiştir. Dersim Coğrafyasında. Bin yıllardır önüne set çekilen iktidar dinleri ve anlayışların tüm şiddet ve asimilasyonlarına karşı gönüllü birliktelik gerçekleşmiştir. Belki de tarihte ilk ve tek örnektir. Dikkat edilirse herkes ülkesini veya şehrini veya köyünü isminin önüne veya rumuz olarak kullanıyor . Ben ise ısrarla yaşadığım 12 hanelik mahallemi yazıyorum.  “SEYDAN“ geçmişte iki haneymiş, ( Hanenin biri Pir digeri Reyber) ben yetiştiğimde 12 haneydi. Bu çok önemlidir. Bizim dedeler buraya davet edilmiş. Buraya yerleşen hayli çok köy var. Dersime gönül bağıyla bağlılıklarını gerçekleştirmiş. Gönüllü birliktelik sağlanmış. Her insanım diyen bu insanları örnek almalı ve de dünyada çok az rastlanan bu insanlık olayı üzerinde durulmalı. Ben buradaki insanlara çok değer biçiyorum. Demokrasinin en ileri evresi Dersim topraklarında bin sekiz yüz yılların ortalarında yaşanmış ve uygulamaya geçilmiştir. Bundadir ki Dersimde ZOR kaydeyi bozmaz.  Kayde özgürce günül birlikteliğinde geçer. Tersi olsaydi , bu gün Dersimde ve Dersimdeki inanaçda söz etmek mümkün değildi.

Bu bağlamda Dersimi anlamak gerekli. İşte Kanî Yado arkadaş bunu iyi anladığında Dersim’in diğer köylerinde nasıl devlet eliyle  zora dayali Sünni Şeyhler eliyle yalan dolanla Sünnileştirildiğini iyi bildiği kesindir. Fakat dalkavuk siyaset bu tür konuların üzerinde hep atlar. Bu gibi aydinlarimizi gün yüzüne çıkmasini engeller. Oysa bunları bilmeden yapacağın veya atacağın her adım yanlışa götürür.

Bizler Dersimlileşerek ancak Dersimi anlayabiliriz. İslâmcılık, Türkçülük ve yahut onlara benzeşerek, Kürt İslamcılığı veya Kürt milliyetçiliği anlayışından gidersek aynı yolu takip etmiş oluruz, Dersimi anlayamayız ve yanlış üzerine yanlışa düşeriz.

Kesinlikle olgular ve koşullar hesaba katarak teoriyi pratikten, düşünceyi yaşamdan hiç bir zaman ayırmamak gerekli olduğuna inanıyorum. Hatta birlikte yaşamı , ayrı duruşun yaşamda günül birliteliğiyle ortaklaşa  hareket etmeyi Dersimde gerçekleştirip bir örnek teşkili gösterilebilinir. Bunuz zemini ve olanakları oldukca güçlüdür.

Şayet Dersimi anlamak istiyorsak yeni Kemalist bir anlayışın benzeri bir anlayıştan, CHP gibi bir tekçi parti anlayışından, İslamcı dayatmacı anlayıştan, tekçi ve ırkçı Türkçülük anlayışına benzeşmeyerek gönül birlikteliğini esas alan bir anlayışın hakim kılınmasıyla farklılığımızı göstermek zorundayız. İnsan olmanın gerekleri de bunu gerektiriyor. Her kim bunları göz ardı ediyor veya öteliyorsa kabulümüz olmamalı. Kanî Yado’nun söylemiyle ‘yılana sarılma’ya zorlamamalıyız. Şayet böyle bir anlayış dayatılırsa resmi ideolojiden ne farkı olur?

Biz felsefesi olan, felsefeyi önemseyen çağın insanları olarak, eski insanlar   bilgisizliklerinde doğada gelişen doğa olaylarını ellerindeki gelişmemiş ve kısık araçlarla çözemedikleri için akıl da erdirmeyerek tapınmışlardır. Başka çareleri mi vardı. Yirmi birinci yüz yılın penceresinde bakarak, anlıyarak muhafak olma yolu doğru olandir.

Ortadoğu’da Bahar hareketi diye yansıtılan bu fırtına TV’lere yansıyan yüzüne bir bakalım ve hatırlayalım. Halkın ilk saldırdığı şey o ülkede bu güne dek hakim olan diktatörün fotoğrafını ayaklar altına almak veya heykellerini yıkmak. Bence bu tablo bu güne deyin oluşan birlikteliği  oldukça net ortaya koyuyor.

Son olarak Kürt ve Alevi gençlik önderlerinden Mazlum Doğanın bir değerlendirmesiyle bağlamak isterim. Bir yoldaşı hakkında kaleme aldığı bildirisinde şöyle diyor. ” Cuma Tak Burjuva milliyetçiliğin kalıntılarından sıyrılarak yurtseverliğini enternasyonalsizimle birleştirdi.” Mazlum Doğan – Toplu yazılar. Sayfa: 87. Bu çok şey ifade ediyor. Hem Mazlum`mu  anlamak, hem de meseleyi kavrama açısından önemlidir. Bu anlayıştan yola çıkarak Zora dayalı birliktelik redimiz, gönülle dayalı birliktelik kabulumuz olmalı.

26 .8. 2012

Süleyman  Doğan.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

AYA İLK AYAK BASAN NEİL ARMSTRONG HAYATINI KAYBETTİ

Posted by kaniyasor 25 Ağustos 2012

25 Ağustos 2012

Ay’a ilk ayak basan kişi olarak tüm dünyada tanınan astronot Neil Armstrong, 82 yaşında hayata veda etti.

Armstrong’un ailesi tarafından yapılan açıklamada ağustos ayı başında kalp ameliyatı geçiren astronotun bazı komplikasyonlar nedeniyle öldüğü belirtildi.

Armstrong, Ay’a 20 Temmuz 1969’da giden Apollo 11 uzay aracının komutanıydı.

Ay’a ilk ayak basışı sırasında Dünya’dan kendisini dinleyenlere telsizden söylediği ”Benim için küçük, insanlık için dev bir adım” sözleriyle hatırlanan Armstrong, bu sözlerin ardından astronot arkadaşı Edvin ”Buzz” Aldrin ile Ay yüzeyinde 3 saat dolaşmıştı.

Haber: Aktif  Haber

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

BOMBALAR VE BALONLAR

Posted by kaniyasor 25 Ağustos 2012

Yorum:  Kani yado – 25.08.2012

Türkiye battıkça batıyor, önüne gelen her kesi Antep’in bombacısı ilan ediyor! Türkiye hiç zuhur etmeyen olayları bile milli tarihlerine gerçekmiş gibi kendi Kemalist nesline ezberletti. Türkiyeyi izleyenler komedi seyretmenin doyumuna ulaşıyor.

Sanki kurtuluş savaşı verip ortaya bir cumhuriyet çıkmış gibi masaya oturup İsmet İnönü ile birlikte tarihini rakı masasında yazan Mustafa Kemal’in Türkiyesinde kimse bir kutuluş savaşından ölen insanların ve askerin sayısı yılda trafik kazalarında ölenlerden daha fazla olmak zorunda değil midir?“ diye bir soru sormadı kendi kendine!

Öyle ya! Bu osmanlı mezarlığında “Padişahım bilir, serokum bilir“ gibi düşkünce kendi ezberinde çakılı kalmış, dünya toplumlarının gerisinde kalmış bir toplumun sorgulamayı ne yüzeysel ne de derinden yapabilirdi. Çünkü bu toplum Osmanlı Şeriat mezarlığıydı!

Bu Osmanlı mezarlığından arta kalanlar “Evladımı savaşta kaybettim, bir evladım daha olsaydı onu da savaşa gönderirdim, bir evladımı Vatan için toprağa verdim, diger oğlumu da savaşa göndereceğim“ gibi teranelerle düşürülmüşlüğün zirvesişnde seyrediyor. Böyle bir toplumun bireyleri hiç bir zaman kimin için savaşıldığını öğrenemeden geri zekalarıyla  birlikte göçüp gidecektir.

– Ey düşürülmüş insan! Bu vatan çocuklarını savaştırmayanlarındır.

-Ey kabak kafalı! Sen tazı gibi ava sürülensin!

-Hey geri zekalı! Haksız bir savaştasın! Ayrıca bu savaş senin değil.

-Hey düşkün! Karşındaki kendi ülkesini savunuyor, senin ne işin var Kürdistanda  hiç düşündün mü?

-Hey barbar! Kimin için savaştığını da bilmiyorsun!

-Hey aptal! Generalin, zenginin, beylerin, siyasilerin çocukları neden savaşa gitmiyorlar?

-Hey enayi! İşgal ettiğin Kıbrısta generallerin kurduğu fuhuşhanelerden haberin var mı?

-Hey geri zekalı! Şimdi öğrendin mi yoksullar kimin için savaşa sürülüyorlar?

Anadolunun yerlilerini katliamdan geçirerek veya göçerterek ıssızlaştırılmış bu topraklara geçmişinden koparılmış Balkan Hıristitanlarından devşirilmiş  yeniçeri neslinden oluşturulmuş kökleri kurumuş, bu kökün üzerinde kuru dikenli dallar gibi duran ilginç bir toplum!

Siz gerçekten insan mısınız?

İnsansanız Kürdistana dadanan çakkal yeniçeriler gibi  efendileriniz için neden o kadar içtenlikle Kürdistana saldıryorsunuz? Sağınız ile solunuzun birleştiği tek ortak nokta bu erdemsizliktir..  Kardeşliğin demagoji saslatasında hala köle tutma eğilimine başka ne denebilir?

Zalim ile nasıl kardeş olunur? Git buradan sen de! Çocukmu sandınız Kürtleri?  Barbarın hiç bir zaman kardeşi olmadı. Onlar talancılıktan başka bir şey bilmezler.

Kürtler onların elinde kalmış bir bomba, onlar ise uyduruk bir balon.  Sahiden kimdir Türkler? Anadolunun her tarafını dolaştım Türkçe konuşan bu coğrafyada Türklere rastlamadım.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

SÖMÜRGECİLERİN İŞGALİ KALKARSA KÜRTLER ÖZGÜR OLUR MU?

Posted by kaniyasor 23 Ağustos 2012

Kani Yado – 23.08.2012

Özgür olmak bireysel bir olaydır. Yani birey özgür olduğu zaman toplum özgür olabilir. Bunun tersini iddia edenler yanıldılar. Toplumun iradesini kullanarak toplumu özgürleşmesini başaracaklarını sananlar toplumun başına gaspçı bela oldular.

Eğer süreç engeline takılmasaydı Kuzey Kurdistanlılar kendi belalarını hazırlamışlardı. Dinsel fanatikler gibi siyasallaştırılmış siyasi fanatikler de ellerini açıp yarattıkları tanrıdan özgürlük dilediler, özgürlük alacaklarına inandıkları için zafer işareti yapmaktan geri durmadılar.  Düşünmeyi unuttular, tanrılarının buyruklarını beklediler.

Bir beyin üretmekten vazgeçerse beynin ait olduğu insan tapındığı tanrının çöplüğünde kalır.

“Tanrımız büyüktür, yaratılmadı yarattı, tanrımız her şeyi bilendir, her şeyi kollayandır, her kesi koruyup kollayandır, kendine ters bir adım atılsa onu nar-ul cehennemde yakandır ” gibi gerici saplantıya girdiler. Oysa insanların yarattığı tabular ne kadar güçlü olursa olsunlar bu güç toplum üzerinde bir tahakküme dönüşerek bireyin dolayısıyla toplumun özgürlüğünü kendi ihtiraslarına kurban eder. O zaman yaşam cehenneme dönerek anlamını kaybederken ülke imtiyazlıların cenneti olur.

Bireyin özgürlüğü ve ülkenin özgürlüğü,  birey için özgürlük, ülke için bağımsızlık demektir. Çünkü özgür bireyler özgür toplumu oluşturur, özgür toplum özgür ve bağımsız ülke demektir.

Özgür bireylerin meydana getirdiği özgür toplum, özgürlüğünü kimseden almaz. Kimse bireyi, dolayısıyla toplumu özgürleştiremez. Çünkü özgürlük ancak yaşanabilir. Arap erkek kölecilerinin cariyeyi başkasına hediye edebileceği gibi özgürlüğü hediye edemez. Hediye edilmiş bir özgürlük yaşanamaz.

Dikkat edilirse Arap gerici zebanisinin hediye ettiği bir insandır, özgürlük maddi bir gerçeklik değildir. Öyle ise özgürlük bir yaşam biçimidir. Bu örnekte biri insan olarak somut bir gerçeklik, diğeri ise bu somutun yaşam gerçekliğinin acısı veya zevkidir, somut olan insanın yaşam biçimidir, insan kendini bu yaşam biçiminde özgürleştirir. Kendi dışında kendine verilenleri reddederek çağdaş olanı inatla almayı esas alır.

Sosyal laboratuarda gerçekler daha iyi anlaşılır, bunun için mutlaka mülakat gerçekleştirmeli. Özgür yaşam bireyin özgürleşmesiyle mümkün olacağına göre, bireyi sorgulayalım:  Kürt ne kadar Kürt olabilir?

-Günaydın arkadaş,

-Selamun eleykum ve rehmetullah.

-Ey mü’min insan sen özgür müsüm?

-Evet özgürüm elhemdulillah.

-İsmin nadir ?

-Abdullah.

-Babanbızın ismi nadir?

-Ubeydullah

-Kürd müsün Abdullah?

-Kürdüm vallah ve billah.

-Belayı bulmuşsun maşallah maşallah!

Başka birine soruyorsunuz bu sefer daha çelişik cevaplar alırsınız:

-Günaydın arkadaş.

-Günaydın amca.

-Kürt müsünüz?

-Hayır Aleviyim.

-İnancınızı sormamıştım, milliyetini sormuştum.

-Aleviyim.

-Müslüman değil misiniz?

-Ehli beytten Müslümanız.

-Yani ehli Kuransınız, İslamın şartları nadir?

-1-Eline, 2-beline, 3-diline sahip ol.

-İmanın şartları nadir?

-Şeriat, marifet, hakikat, tarikat.

-İsminiz nadir?

-Hasan,

Babanızın ismi nadir?

-Hüseyin

-Dedenizin ismi nadir?

Hasan Ali.

-Dedenizin babasının ismi nadir?

-Hasan Hüseyin Ali.

Bu diyalogta gördüğünüz gibi geçmişte Kürt olan ve hala Kürt olduğunu iddia eden bir tutsak insanın dünyası “maşallah ile inşallah”  arasında gidip geliyor. Digeri babasından ve anne ve nenesinden duyduklarını inanç bellemiş, Alevi olduğunu söylediği halde Şiiliğin bataklığında helak olmuş. Kendine ait olmayan bir ortamın yaşam biçiminde tutsak kalmış ve bu tutsaklıktan memnun olan bir mahkum gibidirler.

İnsan Xwuda’sını kaybederse başka arayışlara gider. Bu arayışta kendine ait olmayan başka yaşam biçiminde kalır. Mezopotamya’nın bereketine bereket katan ineğinini, öküzünü sevmez, çöl yaşamanın uzun bacaklı devesine aşık olur.

Deveciler altından ırmaklar akan Mezopotamya’yı hayal ederken, deve sevdalısı Kürt, tabusunun yaşam biçimi olan çöl yaşamını hayal eder. Çöl kahramanı Ali’nin zülfikarını,Yezidin kılıcını sallamayı ideal bir yaşam biçimi sanarakbunu kendi hayal dünyasına mal ederken, bilinçaltında zuhur eden korkunç karanlık bu canlıyı kendine tutsak etmiştir!

Bunu böyle bilmeliyiz ki dirisi özgür olmayan insanların ölüsü de özgür değildir.

Orta Asya’nın bir bölgesinde ölüler leş kartallarına teslim edilip güya kartallar uçarak onun ruhunu Allaha yetiştirir gerekçesiyle ölülerini kartallara  yedirirler. Ölü özgür olmadığı için leş kargalarına ”kartal kardeşlerim beni rahat bırakın, ben bir yere gitmeyeceğim” deme hakkı yoktur.

Doğarken onun isteminin dışında ve bilmediği bir dilde ona isim verildiği gibi, onun isteminin dışında ölüsü kartallara teslim edilir.

Kartal mutlaka kutsal addedildiği için onun insana ihanet edip onun ruhunu cehennemin çöplüğüne atabileceğini kimse düşünmez.

Kartaldan arta kalan kemikler yerel idari görevliler tarafından bir torbaya koyulup sahiplerine teslim edilir. Günümüzde de fazla değişiklik yok. Diriler özgür olmadığı gibi ölüler de özgür değildir. Ölü kendi toplumuna ait olmayan bir dille ve tarzla toprağa verilmesi de aynı komediye benziyor.

Türkiye’nin Amerikancı neslinin kültürü toplumun değerlerinden ne şekilde uzaklaşmışsa, Mekke köleci toplum sisteminin yaşam biçiminde tutsak kalmış insan da kendi toplumun değerlerinden uzaklaşırlar. Bazen eski ile yeni aynı kişiyi şekillendirebilir. Bu tipler Türkiye’de çoğunluktadır. Buna üstü Mekke altı Washington Türk devşirme tipi diyebiliriz.

Hasanlaşmış, hüseyinleşmiş, Abdullahlaşmış, alileşmiş, osmanlaştırılmış, memetleşmiş ve ruhen tutsak kalan insanlar ne kadar Kürt’türler?

İnsan yaşadığı belirginlikte ne olduğunu, aidiyetini söyleyebilir. Bir insan Kürdistan coğrafyasında Arap kültürü ve inancıyla yaşıyorsa ne kadar Kürttür? Selamı Arapça, ismi Arapça, cismi Arap kültürüyle yoğrulmuş, canı, ruhu, vicdani Araplaşmışsa, Kürt bitmiş geriye bize kemikleri kalmıştır!

Asimile edilen tüm Kürtler dilsiz, ruhsuz, vicdansızlık mezarlığına atılan kemik torbalarından ne farkları var? istedikleri kadar Arapça ve Türkçeyi başarılı bir şekilde konuşsunlar bu gerçek değişmiyor.

Başka bir zaman, asimile olup Kürtçe bilmeyen bir alaturka insanımızla bir diyalog sağlayacağız. Eminim ki bu mülakatla arabesk insanlardan daha komik bir sahne ortaya çıkacaktır.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | 1 Comment »

TÜRKİYE KÜRTLERİNDİR

Posted by kaniyasor 17 Ağustos 2012

k.y.Kani Yado – 17.08.2012

Hürriyet  gazetesinin sloganlaştırdığı “Türkiye Türklerindir“ ibaresine başta bir anlam verememiştik.. Meğer adamların korkuları varmış. Anadolu’da azınlıkta olan Türklerin elbette korkuları olur. İnsan kendini insan görmezse korkular artar.

Türkmenler ve Yörükler sayısal olarak yetmediği için, Kafkas Çerkezistan’dan ithal edilen Çerkezler, Balkanlardan İslamlaştırılmış Hıristiyanlardan oluşan  Torbiş’leri torbalarıyla beraber Anadolu’ya ithal ettiler.

Orta Asya kavimleri gibi Balkan ve Kafkas  ithalleri Anadolu’da mayalanmış halklar olmadığı için bir türlü bu topraklarda bir netice alamıyorlar. Anadolu’ya yabancı kalan  topluluklar Anadolu’yla bütünleşemiyorlar. Bu göçmen topluluklar sadece Arap köleci toplum gelenekleriyle varlıklarını ispat etmeye çalışıyorlar, bu durum ise pek sevimsiz görünüyor.

Anadolu’da kabak pek beğenilmez. Kürtler gül bahçeleri oluşturup çoğalırken Anadolu’da çoğunluğu oluşturmaya doğru tırmanıyorlar. Selanikli yeniçeri nesilleri korkuyorlar. Korktukları için “Türkiye Türklerindir“ sloganlarını en yüksek sesle haykırıyorlar. Her sabah Kürt çocuklarına bu korkular yüzünden Türklük yemini ettiriyorlardı.

Selçuklu, Osmanlı barbar toplumları Arap putperest deveci hacılarının develerine binerek seferden sefere koşuştururken Avrupa’ya, Afrika’ya, Balkanlara, Kafkasya’ya cehaleti saçtılar. Zulmün coşkusu geçicidir, sonu hüsrandır. Şimdi barbarlık konusu ile bu toplumlar bütünleşmiştir.

Dünyanın diğer taraflarını bilmiyoruz ancak Ortadoğu’da Anadolu’ya yabancı unsurlar İslam gericiliğinin taşeronluğunu yaparak ümmetçilik üzerinden Türkleştirme gerçekleşiyor, hem de köleci sisteminin merkezi olan Mekke’yi denetim altına alarak egemenlik sahasını genişletebiliyor.

Dünyanın kabul edemediği Osmanlı hayâsızlığı karşısında dağılan bu imparatorluk sadece Anadolu ve Trakya’ya tutunup kalabildi. Balkanlarda devşirilen Hıristiyan’dan dönme  Selaniklilerin öncülüğünde  batılılarla anlaşarak Türkiye Cumhuriyetini kurdular.

Osmanlı barbarlarının İstanbul’u işgal ve talan etmeleri sonucu girilen karanlıkla  bir çağ kapanırken insanlık batıya kaydı. Gine cumhuriyetçiler Mekke tipi peygamber ocağı cariyeli saltanata son verilirken dünya yeni bir evreye giriyordu. Ümmet yerini millette bırakıyordu. Ümmete tanrı tarafından hak olarak bahşedilen cariyeli seks avantajları yitiriliyordu. Sanırım insanlıktan nasibini almayan  erkek egemenlikli şeriatçı düzen cumhuriyetin ithal edilmesine sevinmediler.

“Türkiye Türklerindir” söylemi ulus-devlet kopyasının ürünü olduğu gibi “ne mutlu Türküm” söylemi de bu yalanın yalanıdır. Bu yalanlarla pohpohlanan Türk milliyetçiliği çirkinleşe çirkinleşe günümüzdeki kendine has ucube biçimi ortaya çıktı.

Mülkiyet sadece emekle edinilmiş değerler değildir. Türklerde gasp ve talan yiğitlik olarak Kabul edilirdi. Talancılığı beceremeyenlere iyi gözle bakılmazdı. Aile içinde de bu beceriyi göstermeyenleri  kınarlardı.

“Türkiye Türklerindir” söylemi bu gasp eğiliminin ürünü olarak sloganlaşıyor. Mezopotamya ve Anadolu’nun sahiplerinden Kürtler  bir gün “ Türkiye Kürtlerindir”  söylemiyle ortaya çıkarlarsa şaşmamak gerekiyor. Kürtler bu söylemi  Türklerden öğrendikleri için kendilerini minnet borçlu sayacaklarını sanmıyorum ama Kürtlerde  nüfus artışıyla çok yakında bu slogan atılacak duruma gelecektir.

Dinler ve siyasetler yaşamı çok abartırlar, rabbimizin yarattığı doğayı gasp ederler, onunla öğünürler. Korkuların kulları olan insanlar bazı toprakları kutsarlar, o topraklarda yaşayan insanları Allahın sevgili ve iltimaslı kulu diye yalanlarla takviye ederler.

Arabistan çölleri üstünde Arap pisliğiyle çöl bereketine kavuşmuş evliyalar toprağı, nebiler toprağı kabul edildiği gibi insanları dini yalanlarla bağlamayı ihmal etmezler. Siyasi gericiler de dini gericilerden geri kalmazlar. Barbar kavimler Anadolu’yu kendilerine yurt edinirken bir sürü uyduruk söylemlerle kendilerini kalıcılaştırmak için tedbirlerini de alırlar.

Bu kadar söylemlere, yalan ve demagojilere rağmen Anadolu’nun Trakya ile Avrupa, Avrupa ile dünyaya ait olduğu gerçeğini unutturamıyorlar. Mezopotamya ve Anadolu Mekke İslam çapulcuları ve Osmanlı İslam Şeriatçı barbarları tarafından karanlığa gömülürken insanlık Avrupa’ya kaydı ve orası aydınlandı.

Bu karanlıklar böyle kalmayacaktır, insanlık tekrar anayurdu Anadolu’ya, Mezopotamya’ya geri gelerek  karanlığı parçalayacaktır, barbarlık, gericilik, vahşet bilimin aydınlığına dayanamayarak gözleri kamaşacak, kör ve kötürüm olacaktır.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »