kaniyasor

kaniyasor.WordPress.com

Archive for Haziran 2013

SÖMÜRGE KARAKOLLARI

Posted by kaniyasor 29 Haziran 2013

Kani Yado – 29.06.2013: Ankara Kürd siyasetinin hoşuna gitmeyeceğini aaa-kaniyado.2bildiğimiz bu sömürge karakolları konusu işgal altındaki ülkelerin özgürlük mücadelesinden yana olan siyasal aktivistlerin doğru bilmesi gereken çok önemli bir mevzudur. Toplum doğru bilgilendirilmediğinde barış, çözüm gibi siyasal tuzaklar zaman kaybetmekten başka bir sonuç vermez.

Dünyanın diğer sömürge toplumlarında da görüldüğü gibi sömürgeciler işgal altındaki ülke halklarına aldatıcı/yönlendirici/onun üzerinden kontrol altına alınabilir şekilde umut dağıtan liderlikler yaratabildiği gibi, özgürlük taleplerinin yoğunlaştığı zamanlarda Türkiye’de olduğu gibi belirgin olmayan umutlar yaratarak zaman kazanabiliyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve hükümeti kendi misyoner bağlantılarını kullanarak nesebi sahih olmayan “çözüm süreci“ gibi umutlarla Kürd toplumunu oyalarken karakollara yeni karakollar katarak sömürgeciliği daha da derinleştirme eğilimini dışa vuruyor.

Kürdler çok önemli olan bu konuda Kürd siyasetçileri üzerinden yanlış yönlendirildikleri ortaya çıkıyor. Sömürgeci taraf ile derin görüşmeler, Türk sömürgeci devletinden ve hükümetlerinden ve onların yasa yapıcı meclislerinden ve icra kurullarından beklenti yaratmak, barış, çözüm gibi danışıklı umutlar yaratmak tamamıyla sömürgedeki sömürgeci misyonerliğin uzun çalışmalarla yaratılan işbirliğinin ürününden başka bir şey değildir diye düşünüyoruz.

Dünyanın başka sömürgelerinde de olduğu gibi tutsaklığın ruh hali efendilerinin yarattığı umutlarla sömürge statüleri kalıcılaştırılır. Olay budur. Ya siz nasıl düşünürsünüz sayın Ankara Kürd siyasileri?

Toplumumuza sürekli ”sesinizi kesiniz köyümüzün muhtarı bir şey söylüyorsa itaat ediniz, onun bir bildiği vardır“ dayatılması kadar komik bir olay var mıdır 21.Yüzyılda?

Eski köleci toplum sistemleri ve bu sistemlerin çağımızın koşullarında aldıkları despot sağ ve sol biçimlerde iktidarlaştığı toplumlarda dönüşüm imkânları ortaya çıkmıyor.

Özgürlük ve bağımsızlık düşüncesi köleci toplum geleneklerinin etkisinin olmadığı bir sahadır. Toplum esaretini daha güçlü karakollarla kalıcılaştırmak için özgürlük arayışında değildir!

Toplum geleneksel sadakat geriliğine yönlendirilerek siyasal muhafazakârlıkta çakılı siyasal çıkmaza sokulurken iktidar olan egemen sınıf veya sınıflar iktidarlarını ebedileştirmek için toplumsal iradenin sadakatini çağımızın özgürlük anlayışına uygun biçimlendirmezler.

Günümüzde sağ veya sol doktrinleri, çağımızın ileri düşüncesini kopyalayarak karizmatik liderlikler yaratma şeklinde daha çok nasyonal/despot rezil siyasal çizgiler geliştirilebilir.

Günümüz insanlığı despot liderlerden ve devletlerden korunmak için ileri demokratik ve hukuksal önlemler, ekonomik tedbirler alırken tahakküm hastalığına muzdarip despot birey veya oligarşik yapılanmalar sivil toplum içinde iktidarlaşmayı esas alıp toplumu karanlığa mahkum etmeye çalıştığı gibi askeri güçle darbeler yapıp toplumun kurtarıcısı şeklinde kendilerini topluma dayatarak aldatabiliyor.

Genellikle her iki biçim de refah umudunu yaratarak insanları tuzağa düşürdüler. Bu zaman sürecinde toplum oldukça zihniyet kirliliğine sahip olup dejenere olurlar.

Bu dejenerasyonu yaratanlar horoz dövüşünde horozların biri birinin canını acıtırken kavganın kızıştığı koşullarda kazanan bahisçilere benzerler. Zalim liderliğin alt yapısı toplumda birbirine zulmeden bir döngünün içinde olan köle sadakati fedailiğinde mevcuttur.

Başbakan Erdoğan da bu koşulların yarattığı şımarıklıkta külhanbeyi gibi Kürdlere meydan okuyor!

Bu devlet veya örgüt iktidarlaşmaları öyle uluorta meydana gelmezler. Eğer toplumsal altyapı diktatör denen palyaçoların hâkimiyetine zemin olan ortam yoksa bir kişi nasıl milyonlara tahakküm edebilir, nasıl milyonların iradesini kendi tekeline alabilir?

Diktatörlük sisteminin, liderin ve  oligarşik siyasal kadro gücü de bu esasla izah edilebilir. Kürdlerin ülkesi işgal altında en derin biçimiyle sömürgeleştirilirken birlikte yaşadığımız sömürgeci toplum, çığlıklarımıza bir anlam veremiyorsa hangi koşullarda insani erdemlerini nasıl kaybettiklerini izah etmekte yanılmadığımızı söyleyebiliriz.

Bireylerden oluşan toplum kalitesi, düşüncelerden önce eylemleriyle belli olur. Kime kalitesiyle ilgili soru sorsanız dünyanın en üstün kalitesine sahip olduğunu söylerler. Hangi örgütü veya devleti kalite kontrolüne tabi tutsanız çıkan sonuç ile kendi iddiaları birbirine zıt olduğunu görürsünüz. Çünkü insanların münafık karakteri kendilerini gizleme becerilerini geliştirmiştir.

İşte size karakol inşaatları! Sömürgeci Türk toplumun işgal güçlerinin en iyi biçimde yerleşmelerinden yana değil mi? O zaman toplumsal erdem yoksunluğunu tanımlamamız isabetlidir. Yoksa yanılıyor muyuz?

Türkiye Cumhuriyeti Devletini incelerseniz katliamlar tarihiyle karşılaşırsınız. Türklerin ve Kürdlerin örgütlerini incelerseniz iç infazlarla karşılaşıp toplumun içte çatışmalı olduğu sonucuna ulaşırsınız. Bu koşullarda özgürlük mücadelelerinin ayak bağları yeni neslin özgürlük çığlıklarını susturmaya hakları yoktur!

Elbette bunun sosyolojik izahı olduğu gibi felsefi izahı da vardır. Maddi gerçeklik ile onun yansıması olan zihniyetin ilişkisi bilinen doğrudur.

Türkiye Cumhuriyeti “Ne Mutlu Türküm“ yalanından gıdasını alırken demokratik görüntü vermek faşist kalitesini maskelemeye yetmez. Demokratik açılımlarla ancak yasal zeminde demokratik görüntü verebilir ama sömürgeci işgalciliğini sürekli gizlemeye çalışır.

1961 Anayasası da demokratikti ama Türkiye’nin faşist yapılanmasını gizleyemedi ve en çok o dönemde karakollar inşa edildi.

Menderes-Turgut Özal misyonunu devam ettiren Ak Pati Hükümeti de militarizmi tasfiye ettiğini iddia ederken icraatında faşizmi aşamadı. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti kan üzerinde, katliam üzerinde yaşam kuranların kurduğu suçlu ve kanlı bir cumhuriyettir.

Bu bağlamda biz Türkiye Cumhuriyetinin işgal kuvvetlerinin Kürdistanı boşaltması gerektiğini söylüyoruz. Ankara Kürd siyasetçilerinin Türkiye’nin askeri anayasası yerine sivil demokratik anayasasının Kürdlere haklar getireceği yanılgısının bir yönlendirme siyasetinin ürünü olduğunu söyleyebiliriz.

Ankara Kürd siyasilerinin Kürdistan’ın sömürge statüsünü anayasal garanti altına alınması için çalışma hakları yoktur. Kürd toplumu kendi esaretini pekiştirme çalışmalarına onay vermiyor. Sömürgeliğe karşı çıktığı için özgürlük mücadelesi toplumun bir talebi olarak ortaya çıktı.

Reklamlar

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

Kürd Toplumu BEN’e, BEN TC’ye Tutsak

Posted by kaniyasor 26 Haziran 2013

Kani Yado – 26.06.2013: Son yarım yüzyılda gördüklerimiz insan öğesi aaa-kaniyado.2hakkında doğru bilgilere ulaşmaya yeterdir. 1900 yıllarının başında birey efendilerin izni olmadan da düşünebileceğini kanıtlayan duruş biçimlerine kavuşması önemli bir merhaleydi.

Daha evvel dünya, güneş, ay ve diğer yıldızlar hakkında görüş belirlemek için papalardan izin almak gerekirken Friedrich Nietzsche gibi engel tanımayan filozofların görüşleri cesurca savunulabiliyordu.

Sigmund Freud gibi psikanalazcilerin doğrularıyla bilinçaltı karanlık kuyularına girilip karanlık liderleri çıplak görme imkanları doğdu. Feodal toplum sisteminde de çok acılar çekildi.

En önemlisi yakalarını parazit ruhani sınıfına kaptırmış ve dünyaları daraltılmış, ürünlerine bedavadan konan parazit ruhani sınıfına yakasını kaptırmış mütegalibe ve bu feodallere bağlı emekçi serfler hayli acılar çektiler.

Parazitler hem toprak emekçileri dediğimiz serfleri hem de toprak beyleri dediğimiz mütegalibeyi soyup soğana çeviriyorlardı. Günün gerici siyasetinin temsilcileri olan din adamları sınıfının toprak emekçilerini ruhen sarsarken toprak ağalarını egemenliği altına almak için bazen şantaj bazen tehditle etkileyebilecek kozlara sahipti.

Günümüzün üretime katılmadan etkileme imkanlarına sahip siyasilerin geçmişteki parazit sınıf olan ruhani sınıfın yerini almış vaziyettedir. Tehdit, şantaj gibi tüm reflekslere sahip günümüzün geri sol ve sağ siyasilerine din istismarcılığını ustaca icra eden geleneksel asalak sınıfına benzetmemek toplumsal gerçekleri görememekten kaynaklanıyor.

Geleneksel ruhani sınıfının politik sistemi dindir. Günümüzde siyasetin çeşitli sistemleriyle ifade edilebilir. Geri veya ileri olması söz konusu ettiğimiz gerçekleri değiştirmiyor.

İnsan egosunun  gösterdiği refleksle insanlık için umut olarak görülen sosyalizm kısa süreden insanların süper egosuyla karşılaşıp kısa sürede dejenere edilebildi. Öyle bir sonuçla karşılaştık ki, dünyada sosyalist ahlakın gerçekleşemediği ülkelerin başında yine sosyalist ülkeler oldu. Sosyal hayat kalitesi sosyalizmi doğru tanımlamak ve onu doğru uygulamakla mümkündür.

Siyasi palyaçolara tanrısal bağlılıklar koyunlaşmaktan başka işe yaramadı. Diktatörlerin çiftliğine dönen ülkeler sosyalizmin itibar kaybetmesine neden oldu. Böylece insanlık Nasyonal Sosyalimden başka bir durumla karşılaşamadı.

Sosyalizm ütopyası uzak geleceklerdeki şafaklara kaldı. Şimdi siyasi liderlerin palyaço biçimiyle toplumu aldatıp peşine takmak için oltanın ucuna takılan bir umut şeklinde gündeme geliyor.

Her canı diktatör olmak isteyen tımarhane kaçkınları örgütlerinin isminin önüne sosyalist kelimesini koyarak toplumun başına bela oldu. Nasyonal sosyalizm, Sosyalist Baas, İşçi partisi, Emekçi Partisi, İslam Cemahiliyesi(sosyalist) gibi  isimlerle insan avcılığı moda şeklinde yaygınlaştı.

Türkiyede Kemalizm olarak yansımasını buldu. Bu sistemin buzdolabında Türkiye’de ezbere konuşmayanlar, ezbere yazmayanlar, ezbere yaşamayanlar, ezbere inanmayanlar yok denecek kadar azdır. Eğer söz konusu edilen bireylerde egonun ibresi yüksek değilse dünyanın en mükemmel insanların arasında yer alan nadir insanlardandırlar. En büyük talihsizlik onların yaşatılamamasıdır. İsmail Beşikçi gibileri bu nedretin içinde insanların medarı iftiharı olarak kabul edebiliriz.

Kürdistan tarihine ismini yazdırmış bir Kürd aileden bir değerli insanımız ”Keşke bir öküzümüz Kürdleri temsil etseydi, bu Kemalistlerin kuyruğuna takılıp sahte umutlara kapılmasaydık” derken çok önemli gerçekleri ifade ediyordu.

Öküzlerimiz, eşeklerimiz Kürd ulusuna hakaret etmezler, küfür etmezler, mütevazi emekçidirler. Kemalist devletin biçimlendirdiği her türlü duruş Kürdlere hakarettir. TC kendi faşist karakterini Kürd siyaseti ismiyle Kürdlere bulaştırma çabasındadır.

TC Kürdler için şirk yaratarak, Kürdlere  en büyük manevi suç işletiliyor böylelikle. Toplumların ruhsal çöküntü içine girmesi büyük bir felakete neden olur. Toplum bireye karşı secdeciliğe alıştırılıyor. İşte faşizm! Bu durum korkunç sonuçlara neden oluyor.

Almanya demokrasinin zirvesini yaşıyor ama Kemalizm’in benzerleri olan faşizm, nazizm yasaklıdır. Faşizm denen lanetlik sistem dünyayı kan deryasına çevirdi. Hala tüm kötülüklerin merkezinde o anlayış vardır. TC Ankara siyaseti üzerinden Kürdlere bu faşist ideolojiyi bulaştırarak benzeşmeyi tamamlamak istiyor.

Ankara öncelikle Kürd aydınını itibarsız bırakmak için bunun siyasal altyapısnı oluşturdu. Kemalist anlayış siyasal otorite ile  Kürd aydını ve Kürd toplumu arasında bir barikat kurarak ilişkiyi kesti.

Kürd aydınının gelişme ortamı TC’nin Kemalist anlayışın tekelinde kalınca  Kürdlerin aydınlık sesi kısıldı.

Artık Kürd aydın cephesinde kalan İsmail Beşikçi’yi tüm dünya tanır ama Kemalizm onu tanımadığı gibi tehdit etmekten geri kalmadı. Kürd toplumu Kemalist barıkatı aşarak Amed Belediyesi üzerinden sahip çıktı. Belediye kime sahip çıksın kime çıkmasın!

Önce Kürd aydınlarını sürekli aşağılayan Kürd maskeli Kürd siyasetini tekelinde tutan TC otoritesi etkisizleşmeli. Geçmişi hesaba katamayan geleceği inşa edemez.

Siyasal despotizm toplumu esir almak için sürekli aydınları aşağılamış, toplumun gözünde sıradanlaştırmış, siyasi literatürünü aydınları aşağılayan ifadeleri kavramlaştırmış, astığını asmış, kestiğini kesmiş, toplum içinde itibarsız göstermiş ve böylelikle özgür ortamı bertaraf ederek otoriteyi pekiştirerek toplusal iradeyi ipotek altına almıştır. Kürdler Kürdlerin eliyle TC’ye tutsaktır, handikap budur. Gel de işin içinden çık!

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

SİYASET İNSANLARA GÜLMEYİ UNUTTURDU

Posted by kaniyasor 24 Haziran 2013

Kani Yado – 24.06.2013: Biz dinlerin, gericiliğin insanları korkulara tutsak aaa-kaniyado.2ederken  onların mutluluğunu, neşelerini, gülmelerini unutturduğunu  iddia ederken siyasetin insanları nasıl hırçınlaştırdığını gözden kaçırıyoruz.

Kürdler bu konuda daha fazla deneyimlere sahiptirler.

Çünkü Kürdler özgürlüğün ve bağımsızlığın mutluluğuna kavuşamadan siyasetin hırçın yüzüyle karşılaşarak neşesini ve umutlarını kaybettikleri gibi on binlerce kişi canından oldu. Bu koşullarda gerici barınaklara kaçan Kürdler kınanmamalıdır. Bu durum Kemalizmin Kürdlere bulaşmış şeklimidir nedir?

Pratikte kavradığımız bazı konular sayesinde biz çok önemli bilgilere ulaşabiliyoruz. Her yıl bu mevsimde her kes seyahati planlıyor. Seyahat, izin gündeme geldiğinde Avrupa’da olanların ilk önce Antalya akına geliyor. TC istila güçleri Kürdistanda tahribat yaratırken, devlet kadroları Kürd kız çocuklarına tecavüz ederken Kürdlerin Antalya’yı nasıl düşündüklerini aklımız almıyor.

Kuzey Kürdistan insanının yanıbaşındaki  Güney Kürdistan Federe devletinin başkenti Hewler  şehrini görmek istememeleri için Kürd siyasilerinin hayli çaba içinde oldukları anlaşıyor, Ankara siyasetinin rüzgarına kapılmış gidiyorlar….

Her siyasal kavramın önüne demokratik kelimesini koyup siyaset yapmanın bir nedeni olmalıdır mutlaka. Demokratik cumhuriyet, demokratik modernite, demokratik kurtuluş oyuncaklarıyla insanlar oyalanırken kaybettiklerimizin hesabı yapılamıyor.

Siyaset, insanları Japon robotlarından daha becerikli yapmamakla birlikte bu robotlardan daha ruhsuz hale getirdi. Kemalist kalıpçı siyaset insanı kendi ezberlerine uymayan hiç bir şeyi kabul edemeyecek derecede fanatik secdeci duruma getirdi.

İnsanlar kendi yarattıkları siyasal tanrıların ezberleriyle iştigal ede ede düşünmeyi unuttu. İnsan düşünmeyi unutunca neye döner biliyor musunuz?

Ortadoğu mitolojisi tanrılar ve bu tanrılara çamurdan kullar yaratıkları için günümüzdeki siyasal biçimlerde de gülünç duruma düştüler.

Bu gerici kanıksamaların neden olduğu sonuşlar siyasal tanrılar yaratarak bu kanaldan daha kirli insanın kulluğu ortaya çıktı. Türkiye gülmeleri unutmakta hayli becerikli davrandı. Beton Mustafa Kemal’in heykellerinin karşısında heykelleştiler, kabrinin bulunduğu ölüsünün karşısında bin kere  ölümden daha ölümcül duruma girdiler. Bu huylarını Kürdlere de bulaştırarak Kürdlerin tanrı yaratmalarını sağladılar. Siyasal Tanrıların çamurladığı kulların hala neye mal olacağı belli olmamakla birlikte gülmelerin unutulduğu net olarak anlaşılıyor.

Öyle ortamlar ortaya çıktı ki güldürü sanatını en iyi icra eden Levent Kırca gibi usta sanatçılar bile gülünç durumlara düştüler. Kendilerinin yarattıkları tanrılar tarafından yaratılan kendilerini kaybetme korkularından dolayı komikleşiyorlar!

Trakya, Ege ve Akdeniz’de temerküz eden ne kadar yeniçeri nesli varsa hepsi bu korkulardan dolayı siyasal korku danslarına başladılar. Gülmeyi unutmanın nelere mal olacağını önümüzdeki süreçte daha iyi göreceğiz.

Biz geçen haftanın başında MEZOPOTAMYANIN GÜLEN YÜZÜ yazısını yayınladığımızda  hiç aklımıza gelmeyen gerçekler kendiliğinden ortaya çıktı.

Biz yıl içinde oluşturulan seyahat gruplarıyla birlikte tarihi yerleri  ziyaret ederiz. İlginç bulduğumuz yerlerde gördüklerimizi bir makale ile okuyucularla paylaşıyoruz.

Bu sefer de ilginç bulduğumuz insanların gülen yüzlerini konu yaptık ve bu gülen yüzlerin tarihin derinliklerindeki menşeini açıkladık. Yazımızı şu şekilde kısa bir makale biçiminde özlü olarak sunduk:

“Havanın çok sıcak olmasına aldırış etmeden çoğunluğunu yaşlıların oluşturduğu ve Davit Aslan’ın organizasyonunda çoğu yaşlı olanlardan oluşan 50 kişilik grup 18.06.2013 günü  Süryani Ortadoks Kilisesini ziyaret ettik. Daha seyahat otobüsüne oturur oturmaz Mezopotamyan’ın gülen yüzüyle karşılaştık.

Otobüse binenlere baktığımızda kendilerine Aramî, Süryanî, Asur, Kürd dediğimiz her kes birbirilerinin samimi duruşunda, gülen yüzlerinde Mezopotamyayı görüyorlardı.

Her kesin yüzü gülüyordu. Bu gülümsemelerin anlamı Mezopotamya’nın kültürel güzelliğinde saklıdır her zaman.

İnsanlar barbarlar tarafından katledilir, göçe zorlanır, yeni yurtlar edinilir ama gülümseyen yüzler değişmiyor. Gözler Fırat ve Dicle’nin coşkusunda gülümserler. Nede olsa medeniyetin beşiği Mezopotamyalılığın bir özelliği olması gerek.

Kaç din gelip geçti bu topraklarda ama Mezopotamya Mezopotamya olarak gülen yüzlerde kendini saklamaya devam ediyor. Savaşlar yakıp yıkıp geçtiler, Mezopotamyalıların gülümsemeleri hep sır olarak devam etti. Kimsenin gücü yetmez gülmelere. İnsanlık bazen bir kahkaha olur şamar gibi patlatır nefretin suratına!

Her şeye rağmen insanlık yaşayacak. Acılar birer acı hatıra olarak geleceklere ibret olsun diye kalacak. Siyasetin naraları arasında gülmelerimiz asma çardaklarında, üzüm bağlarında, şarap kadehlerinde tılsımlı sözcüklerle şiir olurlar. ilahilerde gizlenirler.“

Biz bu makaleyi yöremizin bir yerel sayfasında yayınlarken kilisede birlikte hatıra fotoğrafını çektiğimiz kilise görevlisinin boynundaki haç sorun yarattı.

Anı ve haber niteliğindeki yazımızın okunduğu taktirde günaha gireceklerini düşündüler belki. Biz o andaki ruh hallerini bilmemiz mümkün değil ama siyasetin Ankara rüzgârı nedeniyle insanlarımızın artık gülmeleri unuttuklarını fark edebiliyoruz.

İslam olmanın şartlarından biri Kelime-i Şehadet’tir. Amentu duası aynı zamanda İslama inanmanın şartlarıdır.
آمَنْتُ بِاللهِ وَ مَلَئِكَتِهٍ وَ كُتُبِهِ وَ رُسُلِهِ وَ اْليَوْمِ اْلآخِرِ وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى وَ اْلبَعْثُ بَعْدَ اْلمَوْتِ حَقٌّ * اَشْهَدُاَنْ لآ اِلَهَ اِلاَّ اَللهُ * وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُهُ وُ رَسُولُهُ *

Okunuşu: Âmentü billahi ve melâiketihi ve kütübihî ve rusülihî ve’l yevmi’l-âhıri ve bi’l-kaderi hayrihî ve şerrihi mine’llâhi teâlâ ve’l-ba’sü ba’de’l mevti hakk* Eşhedü en lâ iâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammed’en abdühû ve rasûlüh.

Tercumesi: Ben Allahü Teâlâ’ya, meleklerine, kaitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere; hayır ve şerrin Allahü Teâlâ’nın yaratmasıyla olduğuna inandım. Öldükten sonra dirilmek de haktır. Ben şehadet ederim ki, Allâhü Telâ’dan başka ilâh yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed  (s.a.v) Onun kulu ve peygamberidir.
Not: alıntı

Bu ispat kaynağını okuduktan sonra şimdi soruyuruz: İslamın bu iman şartlarına inanmayarak, İslama da inanmayıp Êzdîlere, Zerdüştîlere, Alevîlere, Hıriştiyanlara  ve diğer kitabî ve peygamber sahibi dinlere  karşı kin sahibi olanlar hangi inanca ve düşünceye dayanıyorlar? Bu noktayı çözmek Osmanlı Mezarlığı olan Türkiye’yi çözmektir.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

DEJENERASYONDA YENİ JENERASYON

Posted by kaniyasor 22 Haziran 2013

Kani Yado – 22.06.2013: Şimdi ‘demokratik çözümü’ slogan olarak aaa-kaniyado.2ortalıklarda doklaşıyor. Bu çözümlerin ne ismi ne cismi ne de kokusu ortada vardır. Devletin alışılmış Osmanlı oyunları şekliyle kendi Kürd misyonerleri vasıtasıyla toplumu çocuk oyuncaklarıyla oyalamak şeklinde görülüyor.

Ne Kürd sorunu Türkiye demokrasisinin kaldıracağı sorundur ne Alevilerin sorunu. Aleviler kendilerini Şii biçimiyle ifade ettikleri için onlara sadece cami yolu gösteriliyor.

Kürdler için Türkiye’den umut beklemek, kuzunun kurttan kendini yememesi için bir ricaya benziyor. Ricalarla Kürdlerin hiç bir talebinin gerçekleşmesi mümkün değildir.

Eğer Kürdler Türkiye sömürgesi olarak yaşamaktan yana iseler ve sürekli Kürd çocuklarına işgalci askeri sapıklar tarafından tecavüz edilmesini göğüsleyebileceklerse Türkiye vatandaşlığı sıfatıyla Türkler gibi demokratik taleplerde bulunma hakları vardır ve burada bir engel çıkmaz, çünkü Kürdler için mukadder olacak Türkleşmenin lehine bir sonuca ulaşır. Şimdi TC kendi Kürd misyonerleri vasıtasıyla bu sonuca ulaşmak istiyor.

Türkiye’nin politik tercihleri ile Kuzey Kürdistan’da yaşayan Kürdlerin ulusal haklarına rağmen Kürd toplumunun tercihleri aynı ise bizim diyecek bir şeyimiz kalmaz. O zaman birey olarak Türkleşmemek için yeryüzünde veya uzayda kendimize bir yer ararız!

Aksi durumda Kürdler kendi kaderlerini kendilerini belirlemesinin evrensel hakları kullanma sorunu vardır. Bu durum ancak bölge dengeleri çerçevesinde güçlü bir hareket olarak tüm bölge dengeleri içinde önemli bir aktör olarak rolünü oynaması gerekiyor.

Halihazırda Türkiye’de politikleşen Kürd siyasal partileri neye göre temel siyasetlerini belirledikleri bilinmiyor. 1970 yılların başından itibaren dönemin Kürd aydınlanma potansiyeli Ulusal Kurtuluş Savaşı verme ihtimali dahil her türlü mücadele biçimlerine hazır olacak şekilde mücadele Kürd ulusal sorununu tartıştı.

Bizim de katıldığımız bu siyasal dinamizmde Türk devrimci hareketlerinin dışında Kürdistanın kendi koşullarında ayrı örgütlenip Kürtlerin kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesi gerektiği konusu genelde bağımsızlıkçı hareket benimsendi.

O yılların canlı şahitleri, Türk solunun Kürdler üzerinde siyasal vesayeti gerçekleştirmek için nasıl çaba harcadıklarını gördüler. Devlet’in resmi ideolojisini aşamayan solun gösterdiği çaba ile gerçekleştirmek istediği vesayeti daha sonra devletin Ankara rüzgârı büyük atak yaparak başardı. Bizim yapacak bir şeyimiz kalmamıştı. Zaman içinde bağımsızlıktan yana olanlar hemen hemen hepsi devletin çok sinsi başarısıyla yönlendirilen kanalla bir şekilde imha edildi. Bu yıllar neden kapalı yasaklara uğrayıp doğru dürüst açıklanamıyor?

Biz geçmişte de bu mahremiyete dokunamıyorduk, ancak en güvendiğimiz arkadaşlarımıza sorunu anlatabiliyorduk. O zaman aniden tayfuna dönüşen Ankara rüzgarı taş üstünde taş bırakmadı, kayalar yerinden söküldü, Musa Anter benzeri çınar ağaçları devirdi. Kürd bağımsızlıkçı arkadaşlarımız bir şekilde pusuya düşürülerek imha ediliyordu.

Biz şaşırmıştık, ne yapacağımızı bilmiyorduk. Devlet insanları dinlemek için küçük çocukları bile görevlendiriyordu. Kimin nerede ne konuştuklarını dinliyorlardı. Kürd yurtsever gençleri Kürdistan’ın Bağımsızlığını tartışırken TC adına çalışan Kürdler ise Kürd devrimcilerinin aralarına sızarak bu ulusal uyanış hareketinin yönünü TC Devletinin lehine çevirmeye çalışıyorlardı.

Bir yerde oturup bir arkadaşınızla konuştuğunuzda henüz bıyıkları çıkmamış, kandırılmaya müsait çocuklar arkanızda dikilip sizi dinlediğini fark ederdiniz. O çocukları izlediğinizde belli misyonerlerle görüşüp duyduklarını aktardığını görürdünüz.

İşte bu gün barış ismiyle, Kürd sorunu çözüm sorunu ismiyle cismi belli olmayan oyuncakların temeli o zaman atılmıştı. TC devletini zora sokabilecek güçte olan aktif Kürd öğeleri bir bir yakalanıyor veya ortadan kaldırılıyordu. İşçi Partisi’nin yayınları ve kurumları birer istihbarat merkezleri şeklindeydiler.

Bu merkezlerde olgunlaşanlar Kürdlerin mücadele alanlarında yer alabilecek duruma getiriliyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin  sivil partisi lideri Ergenekoncu Doğu Perinçek Kürd gerillalarını teftiş edebilecek kadar Kürdlere egemen kılınmıştı.

Kürtleri sürekli devlete ihbar eden bu insanlar aynı zamanda yayın organları vasıtasıyla Türkiye ve Kürdistan genelinde basın üzerinden ihbar müssesesini çalıştırıyordu.

Bu gün Kuzey Kurdistan özgürlük mücadelesi karanlık misyonerlerin çeşitli biçimlerde yönlendirmeleriyle TC Devletinin işgalini meşrulaştıran gizli görüşmelere kadar varılabiliyor.

Kürd vekiller TBMM’inde yer alıyor, Türk milli yemini ediyor, devlet siyasetinin içinde hapsediliyor. Bu durumları görmek insanın nefesini kesiyor, soluksuz bırakıyor.

Kürdler şimdi umutlarını bölge dengelerinin bozulmasında arıyorlarsa Türkiye siyasetinin içinde kalmasını sağlayan misyonerlikleri anlıyorlar demektir. Evlatlarını ve yaşamlarıyla ilgili her şeylerini kaybeden Kürdlere nasıl hesap verileceği merak konusudur.

Bundan sonraki süreçte devlet bütün kabiliyetini kullanarak Kürdlere  kaybettirilmek için Kürdlerin mücadelesini zamana yayılmasını sağlayarak bu gün görüldüğü gibi sadece Türkiye siyasetinde tartışılabilecek küçük haklara razı olabilecek duruma getirildi.

Sadece Türkiye’nin demokratik siyasetinin içinde kalmak Kürd siyasetiyle hiç bağdaşmaz. Çünkü Türkiye’nin demokratikleşmesi Türk toplumunun tercihidir ve müstakbel demokratik anayasa Türk milletinin kazanımlarının güvencesi olacaktır.

Şimdi hangi durumdayız?

Bu on yıllarca süren uzun zaman içinde Türkçe bilmeyen Kürd çocukları 40-50 sene sonra kendi anadili olan Kürdçeyi bilmeyen kırk yaşlarının üstünde şakaklarına ve saçlarına kar yağmış torun sahibi kocaman ihtiyar dede olmuşlar!

Çoğu yeni alaturka Kürd neslini oluşturmuş. Milattan altı asır sonra Arapların kültür çamur bulutlarının altında arabeskleşen Kürdler alaturka rengini de alarak yeni bir dejenerasyonda yeni bir jenerasyon mu yetişecek?

TC Devleti ve onun siyasal dinamikleri Kürdlere  öyle hakim olmuş ki kimse bu gerçekleri konuşamıyor bile. Hafiften dokunduğunuzda TC Devletinin siyasal bekçiliğini misyon edinmiş siyasi korucular hemen tepki gösteriyor, Kürd erdemlerini, Kürd ulusal siyasetlerini halktan tecrit etmek için ellerinden gelen tüm imkanları kullanıyorlar.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

TECAVÜZE UĞRAYAN ÜLKE KÜRDİSTAN

Posted by kaniyasor 20 Haziran 2013

Kani Yado – 20.06.2013: Bingöl’de devlet dayanaklı fiili tecavüz olayının ve aaa-kaniyado.2peşinden devletin adaletinin tecavüzcüleri teşvik edercesine koruması tecavüz olaylarının yeni bir boyut kazanmasına neden oldu. Artık tecavüzün Kürdistanın işgaliyle ilgili olduğu ortaya çıktığı net olarak anlaşılıyor.

Kürdistan barbar güçler tarafından işgal edildikten sonra sürekli tecavüz gündemde kalıyor. Kürdistan’da 12 Eylül darbe programının uygulanmaya başladığı 1970 yıllarının ortasından itibaren yeni biçimlerle tecavüzlerin ortamlarını da hazırlıyordu.

Bingöl’de Türk Özel Savaş birimleri 1970 ortalarında hayli faal duruma geldiğini müşahede ediyorduk. Bir süre sonra paramilitarist bir organizasyona dönüşerek MHP belediye başkanlığını alarak güçlü bir taban oluşturdukları ortaya çıkıyordu.

O Yıllarda devlet birimlerinin birçok din adamlarıyla ve dolayısıyla cemaatlerle ilgilendiklerini görüyorduk. Bu esnada devletin, karşıtlıkların çatıştırılıp devlet lehine gelişmelerin sağlanması stratejisi başarıyla uygulandı. Böylelikle devletin şımarık serserileri güçleniyordu.

İnsanlarımız cemaatlerin ve diğer siyasi güçlerin serserilere değer vermesiyle gerici insanlarımız devlet yanlılarını kurtarıcı gibi gösterirken onlara sempati ile bakılmaya başlanır. Böylece ortaya çıkan ilişkilerle  her türlü namussuzluklar peş peşe gelişir. Sadece kızlarımıza değil, erkeklerimizin erdemlerine tecavüz edilerek onların JİTEM bünyesinde Kürtlerle savaştırıldığı gibi, Suriye’de savaştırılmasına kadar olay uzuyor. Dünyada özgürlüğünü ve bağımsızlığını alamayan her milletin namusu tecavüze uğramıştır. Mahkemelerin ceza vermesi sorunu çözmüyor. Tek çözüm Kürdlerin kendi kaderlerini bağımsızlık ve özgürlük şeklinde belirlemesidir.

Dünyada savaşlarla işgal edilen tüm ülkelerde tecavüzler Kürdlerde yapılan sürekli tecavüzler gibi süreklileşir. Dünyada istisnai sapıklık olayları her yerde görülür. Bu istisnalar sapıklığın bir yaşam biçimine dönmesine neden olmuyor.

Bu sapıklığı cezai müeyyidelerle asgariye indirme ve toplumun kültür düzeyinin yükseltilmesiyle asgari düzeye düşürülür. Geri toplumlarda erkek-kadın ilişkilerinin inançsal yasaklarla anormal duruma düşürülmesiyle insanların bilinçaltında saklı kalan arzuların sapıklığın nedeni olduğu  da belirlenmiştir.

Kürdistan’da vuku bulan seri sapıklık Kürdistan’ın işgaliyle ilgilidir.

İşgaller bir kere gerçekleştiğinde arksından insanı insan yapan insan erdemlerinin tümü tecavüze uğrar.

Bingöl’de vuku bulan seri tecavüzler Sasaların yaşadığı Çewlig yerelidir. Ömerin döneminde Sasa devletinin Arap barbarlarının istilasına uğrayıp yıkılması döneminde Mezopotamyalı onbinlerce Sasa kadını ve o coğrafyada yaşayan Kurdmanclar ve diğer  halklar cariye olarak gasp edilip Mekke cariye pazarlarına düşürülerek yaşamlarına, namuslarına, erdemlerine tecavüz edilmiştir. Bu tarihi lanetlik bir vakadır.

Kürdler aşiret yerel özgürlüklerinde yaşadıklarında tecavüze uğramazlardı. TC aşiretleri lanetlik Türk-İslam ideolojisinin tutsak aldıkça aşiretlerin yazılı olmayan ahlaki kuralları etkisizleşti. Böylece ahlaki  kurallar toplum üzerinde caydırıcı etkisini kaybetti. TC devletinin adaleti ise tecavüzleri teşvik etti her zaman.

Kürdistan’ın işgaliyle beraber Arap Kültürü şeriat üzerinden topluma hakim kılındıktan sonra Kürdlerin yaşamını dejenere etti. Osmanlı dönemiyle başlayarak tecavüzü şeriatın kurallarına bağlayarak meşrulaştırdılar. Şeriatın evlilik yaşı olan 9 yaşını 12 yaş denkliğinde kız çocuklarına evlilik üzerinden tecavüz böylece meşrulaştı.

Günümüzde Türkiye’nin sömürgesi olarak yaşayan Kuzey Kürdleri işgal altında olduğu için her savaş halinde fiili tecavüzler korkunç boyutta gelişir. Savaşın yoğunlukla sürdüğü alanlarda devletin kontra güçleri, korucuların gerçekleştirdiği tecavüzler mide bulandırıcı boyutta olduğunu her kes biliyor.

Kürd isyanları dönemlerinde, Emeni, Suryani ve diğer gayrı-müslim katliamlarında insan erdemlerinin tecavüz edilmedik yerleri kalmadı. Sokaklarda, camilerde konuşulan süslü püslü laflar gerçek yaşamda çok farklıdır.

Bir bakarsınız evliyalar gibi büyük konuşanlar en büyük tecavüzcü çıkıyor. Savaşları tecavüzlerin en yoğun hali olarak tanımlarsak tecavüzcülüğün toptan ifadesine varmış oluruz. Ortada tecavüz niyeti yoksa insan neden insanla savaşsın ki!

Bu koşulda insan ya tecavüzcü olduğu için halkların ülkelerini işgal ve talan ederek savaşçı olurlar ya da tecavüze karşı kendilerini korumak için tecavüzcülere karşı kendilerini korumak amacıyla savaşırlar.

Her iki hal de tecavüz konusuyla ilgili olduğuna göre savaş tecavüz konusunda anlamını buluyor. Bu yüzden asker doğup asker ölen Türkiyenin yaşam kanıksamasında tecavüzlerle daha fazla karşı karşıya geliyoruz.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | 1 Comment »

İNSAN İNSANIN ÇAKALI MIDIR?

Posted by kaniyasor 17 Haziran 2013

Kani Yado – 17.06.2013: Fikir dünyasıyla tanışanlar hem yazanlar hem deaaa-kaniyado.2 okuyanlar hep sansürden yakınırlar. İnsan maddi yaşam gerçekliğinde özgür olmayı istediği gibi düşüncenin özgürlüğünü de ister. İnsanın insanlaşmasını istemeyen birileri ise sansür müessesesini çalıştırır.

Bu konuda, yazanların   büyük sıkıntısı ise kendi kendini sansürlemek zorunda kalmasıdır.  İnsanların kendi kendilerini sansürlemek zorunda kalışının verdiği ıstırap kimsenin aklına geliyor mu acaba?

Mesela her koşulda dilim ve kalemim zalimlerin Rabbimiz adına uydurdukları yalanlarla dinlerler ilan edenlere ‘deve’ ve siyaset yoluyla kendilerini tanrılaştıran siyasi liderlere “öküz” demeye kayıyor.

Gerçekten bu vatan kurtaran öküz Şabanlar nasıl tanrılaştı biz bilince çıkarabiliyor muyuz? Değerlere mi hakaret ediyorum?

Evet ediyorum ve iyi ediyorum! Çünkü düşünebilme yeteneğinin geliştirilmesinde en etkileyici biçim fabl olduğunu unutmamalıyız.

Mesela benzeri yazılmış bir fabl anlatayım:

Cevizin altında bir deve gölgenin keyfini çıkarıyormuş. Bir sinek ise devenin kulaklarının üstüne konmuş, durmadan “Çırpınırdı Karadeniz Bakıp Türkün Bayrağına” marşını söylüyormuş. O sırada bir ceviz tap(!) diye devenin kulaklarına inivermiş. Deve o küçücük kulaklarını sallamış. O sırada sinek deveye şöyle seslenmiş:

– Aaa cicim seni incittim mi?

Biz olduk olası fabl yazanları ve filozofları severiz. Bundan dolayı Thomas Hobbeses dediğini demiş ve iyi demiş. Amacımız  Thomas Hobbeses’in “İnsan insanın kurdudur“(Homo Homini Lupus) meşhur sözüyle kimseyi incitmek değildir. Tam tersine evrimselliğiyle birlikte kanıtlamak istiyoruz. Adem dediğimiz maymunsu bir canlı değişime uğrayarak insan olabiliyorsa; insan insanın kurdu olmaktan, insan insanın çakalı olma özelliklerine kavuşması şeklindeki tekamülüne kavuşmasına kimsenin itiraz etmemesi gerekiyor.

Keskin parçalayıcı dişlere sahip insanın yamyam olabildiği, barutlu barutsuz, bombalı bombasız, biber gazlı, moltoflu, tanklı, uçak ve uçaksavarlı savaşçı olabildiği gerçeği ortadayken bu söylemlere itiraz etme hakkımız var mı?

Kutsal savaş mı dediniz?

İşte yalanların en büyüğü savaşın kutsallığıdır. Savaşlar yamyamlığın en geliştirilmiş biçimidir.

Rabbimizin kendi nurundan olan insanların çocukluğunu çalarak savaşçı yamyamlara çeviren hangi zihniyet, hangi din, hangi siyaset lanetlik değildir ki!

Yalanlarla her kirli icraatı, fikriyatı kutsal göstererek insanı bu hale getiren insan ihtirası çok korkunçtur. Bu korkunçluk zulme karşı savaşıp zafere ulaşan şiddet biçimiyle tekrar zulüm etmemesi için hiçbir neden kalmıyor ve zulüm döngüsü devam ediyor.

Hiçbir şey insan yaşamından daha değerli olmadığına göre, insan yaşamının üstünde görülen bu unsurlar değersizdir. Bu değersizlik insanın insan üzerinde tahakküme dönüşerek zalim liderleri üretmiştir. Bu zulüm üreten eller temiz değildir ve kendi mağdurlarıdırlar.

Şiddetin bir yaşam biçimine döndüğü, kanın dökülmesinin kanıksandığı, sıradan bir olay görüldüğü ortamlarda insan erdemlerinin ve insanca düşünme melekelerinin iflası söz konusudur.

AK Parti’den önce Ergenekon hükümetleri iktidardaydı, adalet değil, kan vardı. Kürd kanı oluk oluk akıyordu. Bir taraftan JİTEM, bir traftan Hüzbulkontra, bir taraftan karanlık Kürdler tarafından iç infazla kafası çalışan ve TC’yi zora sokabilecek Kürdler infaz ediliyordu.

1998 yılında başlanan Ergenekon operasyonuyla İkinci Dünya Savaşının bitiminden beri tasfiye edilemeyen Kemalist faşizm sorgulanmaya başlandı. Önemli kısmı Silivri Cezaevinde olan TSK ve onların sivil bağlantıları hala yargılanıyorlar. Uluslararası dengenin kendi aleyhlerine değişmesinden dolayı darbelerle kendilerini kurtaramayan militarizm, şimdi yakın coğrafyamızda ortaya çıkan karışıklıklardan dolayı fırsatı değerlendirmek istiyorlar.

Paşaların paşası Ressam Paşa yaşlanmış ama onun yetiştirdiği maskeli  sağ ve sol tosuncuklar çok tehlikeli oynuyorlar! Demokratik direnişlerin arasına çakallar gibi sızıp bayraklı şovlar yapıyorlar. İktidarı hedefleyen kin birikimli, net olmayan bulutlu düşünceler taşıyan hayalcı gruplar da fırsattan istifade ederek ortaya çıkarken bu faşist güruha hizmet etmekten başka bir şey yapamayacaklardır.

Ergenekon Operasyonun sadece mübaşiri durumundaki Ak Parti iktidarı  TSK’yı çok kızdırmış, fırsat bu fırsat patlama noktasındaki bu işkenceciler Taksim Gezi Parkı eylemi fırsatını kullanarak onlar da patladı.

Bayraklı, allı pullu, milli ve zilli ne kadar kopuk varsa eylemi kendi lehine çevirmek için gayret içinde oldular. Bu durumda parkın namusu unutuldu, sadece İktidar hedef alındı.

Kürd kanına susayanlar mutlaka tekrar işkence etme ve zulmetme özgürlüklerine kavuşmak istiyorlar.

Diğer taraftan Ak parti demokrasi üzerinden yola çıkarak İslam’ın Ömer adaletine doğru seyisliği yani siyaseti geliştirerek hamle yapmaya çalışacak. Ömer, cariye ve diğer her türlü ganimetlerin adil bölüşümde ve tüm talanların bölüşümünde başarılı olmuş, Recep için adalette referans olmuş, adaletin simgesi haline gelmiş.

Ak Parti ikdidarı müminleri demokrasiden bu adalete doğru terakki etmeye çalışıyor. Onun için Taksim gezi parkı için mahkemenin yürütmeyi durdurma kararından sonra verilmesi muhtemel projeyi iptal kararı çıkarsa Hükümet referandum için mümin halka gidecek ve Ömerin talan adaletine kavuşacaklar.

Bu durum çekilecek gibi değil. İnsanlaşmanın evrim kazasına uğradığı Türkiye’de insanlar Selanik faşizmiyle Arapların Ömer adaleti ve faşizmi arasında kaldı. Üçüncü alternatif gelişmedi. Beğen beğen al! İki zulüm biçiminden birini tercih etmek dayatılmaktadır.

Avrupada 1900 yıllarının ortasında kuduran faşizmin aklına karşı tüm dünya anti-faşist güçleri birleşerek faşizmi darmadağan etmişlerdi ama öyle görünüyor ki şimdi coğrafyamız da aynı noktaya geldi. Anti-faşist sivil güçler, Türkiye’de pusuya yatan faşizmin oyunlarına gelmemek için gayret içinde olmalıdır. Hele TC’nin kuyruğuna yapışıp kalan Kürdler derinliklere çok dikkat etmelidir. Derinlikler her zaman karanlıktır.

Örgürleşmek derinliklerde, karanlıklarda ortaya çıkmaz. Özgürlük açıklıktır. Kimse kimseyi özgürleştiremez; çünkü özgürlük kimse tarafından bahşedilemez, özgürlük ancak yaşanabilir. Dünya insanlığının yeni devrim paradigması bu korkunç tehlikeyi gözönünde tutarak ve devrimlerin boşa çıkarılmasının engellenmesi amaçlanarak ortaya çıkacaktır

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

OSMANLI EDEPSİZLİĞİ HÜKÜMETTE ZUHUR EDİYOR

Posted by kaniyasor 16 Haziran 2013

Kani Yado -16.06.2013: Her ne kadar Ak Parti iktidarı uluslararası taahhütlere aaa-kaniyado.2bağlılığını kanıtlamak için önerilen yasaları çıkarıp demokratik atılımlara devam ediyorsa da, benzeştiği toplumun çürümüşlüğünü Osmanlı tarzında beslemeye devam ediyor.

Taksim Gezi Parkı’nın direnişçi doğaseverleri, sakallı hacı kapitalistlerin sorumsuzca talanlarını engelleyip projelerine karşı toplumu haberdar etmek istediler ve hassasiyetlerini geliştirmek istediler. Her taraftan parmak sokuldu bu anlamlı direnişe.

Sonuçta direniş unutuldu ve direnişin amacı anlaşılmaz duruma düştü. Bu masumane eylemi gericilerin ve TSK içinde yuvalanan İttihat ve Terakki rezillerinin Kemalist Ergenekoncu provokatörlerinin şov yapmalarını sağlayıp direnişin anlamını unutturarak toplumun bu konudaki hassasiyetlerini boşa çıkardı.

Devletin ve onun istihbaratı MİT’in 20 milyon Kürdün sorunlarını kendi marifetiyle tek şahısla pazara sürebilecek kudreti bu sefer provokatörlerini sol maskelerle ileri sürerek eylemi Hükümetin zaferine çevirdi ve eylemin anlamı unutuldu.

Şimdi bu olayda başka şeyler tartışılıyor.

Mekke merkezli köleci toplum Arap kültürünün esas alındığı bir zihniyetin bu iktidarla yola devam etmesi toplumu en az Kemalist sağ ve solu kadar dejenere eder.

Çeşitli provokasyonlarla iktidarın olumlu puan kazanmasını sağlamaları tedavisi zor sorunlar yaratır. Bu durum, bu kazan kaldırmalar çağımızın tarzı değildir ama Kürd çocuklarının eline bomba veren MİT elemanlarının yabancısı değiliz.

Coğrafyamızda yaşayan hangi bireyi, hangi bireyler topluluğu dediğimiz cemaatleri ve siyasal grupları incelerseniz inceleyin geçmişin ürettiği travmanın etkisini görürsünüz.

Burada birey özelliklerin ve sınıf özelliklerini de incelediğinizde aynı sonuçlarla karşılaşırsınız.

Hasta toplum küçük burjuva aydınlarının mağrur duruşlarının Şabanlaştırdığı vatan kurtaranları, ezikliğin verdiği biçimle kölelikle efendilik arasında gidip gelen köylü firarilerini, bu toplumun mütegalibesini, serfini ve serflikten terfi ederek işçilerini de inceleseniz bu ortak özelliklere ulaşırsınız.

Elbette söz konusu öğelerin tarihi, coğrafya özelliklerini, insan ve iklim ilişkilerini bu sonuçla ilgili olarak incelenmelidir. Sıcak iklimin bol bakteri ürettiği gibi düşüncede bol yalancısını ürettiği bir coğrafyaya yakın olmamız büyük talihsizliktir.

Anadolu ve Mezopotamya bu kaderini değiştirmek için yaşam gerçekliğini kendi kültürel tarihi dayanaklarıyla yeniden üretmesi gerekiyor. Kendi uygarlık temelleri üzerinden yeniden insanlığın inşası için kendine dayatılan veya kabul ettiği yeni inançlarını terk etme zorunluluğu yoktur, önemli olan kültürel değerlerine canlılık getirmektir.

Çöl yaşamının sorunları vahşeti ve talanları gerekli kılıp tarihteki acılara, talanlara, savaşları bir anlam verilebiliyor. Peki Anadolu ve Mezopotamya neden bir İslam mezarlığına döndü?

Ruhsal ölüm bedensel ölümün sonucu ise biz buna normal ölüm diyoruz. Osmanlı mezarlığında fizik aktif ve canlıdır, sorun ruhtadır. Bu coğrafyanın halkları yaşıyorlar ama ruhsal ölümleri gerçekleşmiş.

Ruhsal ölümün felsefedeki karşılığı düşünsel ölüm olduğuna göre, bilimsel esaslara göre bu statik olay kendi karşıtlığını yaratarak dinamik düşünsel canlılığı ortaya çıkarıp insanın insanlaşma sürecine devam etmesi gerekiyordu.

Avrupa Hıristiyan cahiliye toplumunda böyle oldu. Bilimin mantığı da bu mezarlıkları çözemedi desek doğru olmaz.

Biz bu noktada aciz kalmamalıyız. Sol adına, devrimcilik adına ölüm yarışına girmektense bu toplumların özelliklerini, ruhsal ölümlerin, yani insanın iradesizleşmesinin nedenleri doğru tetkik edilmesi gerekiyor. Kürdler kendi iradelerini MİT’in pazarlamasına sunacak kadar ruhsal ölümü yaşadılar.

Biz bunu kaba materyalist anlayışla iddia etmiyoruz, daha çok manevi değerleri ölçü alıyoruz. Milyonlarca insanların kaderini çok kötü etkiliyor. Bir bölgenin sorunları diğer bölgeleri ilgilendirdiği gibi bir kıtanın sorunları da tüm dünyayı ilgilendiriyor.

Artık devletleşen TC’nin yeni iktidarı, çok ustaca Kürdleri tekçilik sistemiyle insanın dejenerasyonu sağlamak için Kürdleri yönlendirebiliyor. Özgürlük ütopyalarımızın ölümünü sağlamayı hedef alan bu hükümet ve onun MİT teşkilatı Kürdlerin iradesini MİT görüşmelerinin siyasal pazarına sürmesiyle erdem katili oldular.

İnsanı bozma sorumsuzluğunun neye mal olacağının hesabını yapmıyorlar. Kürdün yok edilmesi için ne gerekiyorsa onu uygulamaktan çekinmiyorlar. Dünyada soykırım yapmak artık mümkün değildir. Bunu gören TC Kürdleri köksüzlüğe/soysuzluğa itmek veya sorunu yeni psikolojik savaşın kırım yöntemleriyle Kürdleri kendine benzetmeyi esas aldı. Bunun adı siyasal dejenerasyondur.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

TC KÜRTSÜZ DEMOKRASİ İDMANI YAPTIRIYOR

Posted by kaniyasor 15 Haziran 2013

Kani Yado – 15.06.2013: Kemalist sistem Kürd toplumunun anlama yeteneğini, aaa-kaniyado.2kendi Kemalist  ezber yaşamını ve yalanlarını dayatarak Kürd ulusal taleplerinin felç edilmesi anlamına da gelen Kürd siyasetini dünya aklı selimine de ters düşürerek felç etti. Şimdi bunun acılarını çekiyoruz.

Türkiyelilik ve cumhuriyetin demokratikleşmesi tuzağıyla Kürdlere  yalana dayalı umut tuzakları kuruldu. Bunun için uydurma teoriler siyasal pazarlarda dolaşmaya başladı. Dünyanın terk ettiği ve tekçi despot sistemlerin Kürdlerde vücut bulması için ne gerekli ise onların yaşama geçirilmesi için ellerinden gelen ne varsa yapıldı.

Başta demoktatik birleşik Kürdistan umudu yaratılarak başlanan yolculuk her yeni bir gerekçe uyduruldukça geri adım atıldı. Bu geri adımlar o kadar sıklaştı ki biz neredeyse Türklere karşı Türklüğü savunacak duruma geldik! Bu tuzak 21 Martta okunan ve Kürdistan’ın işgal projesi anlamındaki Misak-i Milli bildirgesinin okunmasıyla yeni bir boyutaldı.

Buna karşı kimseden ses çıkmaması ne anlama gelir?

İradi tutsaklıkta “ağam ne söylerse doğru söyler“ geleneği TC tarafından Kürdlere siyasal kanallarla egemen kılınırken, kendi toplumunu canlı tutmak için Taksim meydanında, Türkiye’nin birçok yerlerindeki meydanlarda devlet güdümsüzlüğü görüntüsünde demokrasinin hak isteme testleri yaptırıldı.

TC çok ustaca Kürdleri tek diktatörlük sistemiyle insanın dejenerasyonu sağlamak için Kürdleri yönlendirirken insanı bozma sorumsuzluğunun neye mal olacağının hesabını yapmıyor. Kürdün yok edilmesi için ne gerekiyorsa onu uygulamaktan çekinmiyor.

Dünyada soykırım yapmak artık mümkün değildir. Bunu gören TC Kürdlerin soyunu kırmak için Kürdleri Kürtlükten çıkarmayı esas aldı. Bunun adı siyasal dejenerasyondur.

TC bölge dengelerinin kendi lehine dönmesi için her türlü çalışmanın içinde iken Kürdler umut oyuncaklarıyla oyalanıyor. Kürdlerin tek tanrılı siyasal sistemin ne anlama geldiğini kavramamaları için TC elinden gelen tüm imkanları kullanıyor.

TC, yalanların meşrulaştığı bir coğrafyada Kürdleri istenen biçimde yönlendirmekte zorlanmıyor. Toplumun kendi savunma gücü anlamındaki iradesini kolaylıkla devredebildiği bu ortam Kürdlerin aleyhine işledi. Kürdlerin ihtiras eğilimlerini kullanarak kendi TBMM’inde yemin ettirebiliyor!

Yüzyıllarca Rabbimiz adına söylenen Arap yalanlarıyla Kürdler 14 asırda ruhen bitiş noktasına getirildi. Şimdi TC bu bitişe son noktayı koymak istiyor.

TC bu sefer çağın siyasal biçimleriyle Kürdleri vurmayı denedi. Dünya özgürlük atmosferine girmek için yeni mücadele türlerini geliştirirken TC Kürdleri terk edilmiş tek tanrılı siyasal sisteme yönlendirdi. Özgürlük mücadelesini başlatanlar TC’nin bu oyununu bozmak için didindiyseler de başaramadıkları gibi canlarından da oldular.

TC’nin ürünü olan despotizmin ürettikleri kendilerini Gandhi’ye veya Mandela’ya benzeterek gözden kaçırmaya çalışıyorlar ama tarih faşizme geçit vermeyecektir. İnsanın kendini dünyanın idol bildiği güzel öncülere  benzetme hakkı vardır ama öncelikle insanın  eli kanlıysa, bırakuj ise, kardeş kanına girmişse önce kanlı elini toplumdan özür dileyerek temizlemesi gerekiyor ve mağdurların hakkı verlir, kendi itibarsızlığını kabul ederek iadei itibar edilir. Kendini Gandhi’ye benzetenlar, Mandela’ya benzetenler sizin siyasal misyonunuz ne kadar infaz gerçekleştirdi sanki bilmiyor musunuz?

Kanlı ellerini saklamadan, kimi kendini Gandhi’ye benzetir zerre kadar  yumuşak huylu değil, tam tersine Hitler gibi tek tanrı olarak böğürür! Kimi kendini Mandela’ya benzetir ama zerre kadar Mandela’nın ruh halini taşımaz. O zaman bu güzel insanların kimliğini bile maske olarak kullanarak kendilerini meşrulaştırma yolarını seçiyorlar!

Demokratlık gündeme geldiğinde bunlara argo isimle zırtokrat dedik, bazen maskeli dedik. Ne dersek diyelim, genelde ne bu coğrafyanın müminleri mümindir ne de ilericileri ilericidir. Maşallah sanki maskeler balosudur sosyal ve siyasal yaşam!

TC istediği kadar demokrasi taraftarı görüntüsü versin bu maskesi düşmüş Hükümet, sivil toplum için önemli olan bir projeye “Topçu Kışlası” ismini veriyor! Günümüz insanlığı artık ister sol, ister sağ anlayışta olsun militarizmi kirliliğin en ucube şekli olarak tanımlıyor. Militarizmi esas alan sol siyaset de aynı şekilde teşhir olmuştur.

Hükümet gerici ve talancı  Osmanlı padişahlarının ismini önemli yerlere vererek veya sivil alanlara askeri isimler vererek gerçek kimliğini tescil etti.

Hükümet bundan sonra ne kadar demokrat maskesiyle siyasal yaşamı sürdürebileceğini göreceğiz, temiz bir muhalefet de yok, fazla bağırmanın çağırmanın hiç faydası yok, neden acaba hiç düşündünüz mü, bu çıkmazlarda kendi payınızı hiç gördünüz mü?

 

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

ŞEYH SAİT VE BİR AMCANIN DUYGULARI

Posted by kaniyasor 14 Haziran 2013

Hüseyin Akıncı – 14.06.2013: Otuz Haziranın Salı günüydü duygu dünyam HuseyinAkincisahilleri yıkarcasına kabaran deniz dalgalarına dönüşmüştü. Sanki bu dalgalar beni alıp denizin dibine gömecek! Gözlerim doluyor, göz kirpiklerimin önündeki setler yıkılmış, gözyaşlarım ırmak ırmak dizlerimin üstüne akıyordu.

Akşama doğruydu, güneş güne elveda demeye hazırlanıyor insanı gecenin karanlığına emanet ederken sanki göz kırpıyordu. Evrenin prensesi güneş, batışa yönelerek şafakta yeni bir müjde ile tekrar yaşama aydınlık katacağının işaretini veriyordu. Duygularım ise depreşmiş evrenin nazlısına dahi bakacak gibi değildi, göz kirpiklerim akan gözyaşıma set olmaktan aciz kalmıştı.

Hafif esen rüzgârın sesi beni çağırıp benimle sohbet etmek istiyorcasına kulağıma ha bire bir şeyler söylemek fısıldıyordu. Ve her ne kadar rüzgârların arkasına takılan biri olmasam da bu rüzgarın sesine uyarak kendimi dışarıya atmış insan ve arabaların seslerinden uzaklaşmıştım. Saçları kırlaşmış, hafif sakalı, aksak yürüyen bir ağacın altındaki taşa oturmuş yaşlı bir amcanın ağacın dallarıyla sohbet ediyor gibi duruşu dikkatimi çekmişti.

Ara sırada sohbeti kesip bastonun ucu ile ha bire toprağı okşuyordu. Kim bilir belki de toprağı okşarken toprağa gömülen ya da gömdürülen asırların, sırların ya da bu kadar da yeter diye gömülen doğruları arayıp çıkarmak istiyordu. Ve altında oturduğu ağacın toprağa saldığı kök damarlarını bulup kendi kökünün tarihi damarlarını hayal ederek duygular dünyasına yelkenleri açmak istiyordu. Ağacın gövdesi ile başlayıp dalları ile sohbeti ise gövdesinden kuvvet alarak yeni dalcıklar üreten ana dallara nasihat eder bir edası vardı ya da “aman ha aman ana gövdeni hesaba katmadan başınızı fazla havaya kaldırmayın rüzgârlar alır savurur” demek istiyor gibiydi.

Daldan dala konup uçuşan kuşlara bakışı ve gülümseyişi ise beyazlaşmış saçı ve aksak aksak yürümeye çalışan yaşlı amcanın kendi yasam hatlarını bir filim seyir ediyor gibiydi, aksak dizini okşarken sızlama daha nice büyük aksaklıklar seni bekliyor demek istiyor gibiydi, ya da aksak olmasına sebep olan nedenlere kafası takılıyordu.

Elleri ile beyazlaşmış saçlarına dokunuşu ise yaşanmış tarihi süreçlerin tanığısınız der gibiydi, ya da duygusal özlemlere yenik düştünüz diye sitem ediyordu, uzaklara takılan hafiften hüzünlü bakışı ise geçmiş zamanın hatalarını yargılıyor gibi bir havası vardı ya da uzağı daha da uzaklaştıranlara beddua ediyordu.

Sağını solunu hafiften süzmesi ise olup bitenlerden haberdar olmak istiyor gibiydi ya da çözüm ile açılımlar hakkında beyin cimnastiği yapıyordu. Bastonuyla toprağa sert vuruşu ise yanlış üreten, yanlışlara müdahale etmek istiyor gibiydi yada yanlışların analizini yapan anayı star anaya şikayet etmek istiyordu.

Yaşlı amca gerek vücut dili ile gerekse vücut hareketleri ile yalın dilden daha net bir şeyler anlatıyordu ya da onu öyle anlamak istediğim için ben böyle anlıyordum. Yaşlı, aksak amcanın duruşundan bir ara kopup kendimi yoklamıştım. Kendime gelmiş duygusal dünyamdan çıkmış hayatın acı ve tatlı yaşamıma dönmüştüm, taşın üzerinde bastonun destek olarak kullanıp oturan saçları bembeyaz olan aksak amcanın yaşamı veya acılı bir yaşamın canlı tanığı değil mi diye düşünmemle selam verip yani başında oturuvermiştim. Başını iki elinin arasından havaya kaldırıp sevecen bir gülümsemeyle selam verip bastonunun ucu ile toprağı tekrar çimdiklemeye başlamıştı.

Ama ben niyetimi bozmuş her saç telinin altında tarihi süreçlerinin gizli olduğunu düşündüğüm bu amca ile sohbet edecektim. “hayırdır amca bastonunla, toprakla kavga eder gibisin, bakışlarınla da derinlikli bir özlemin çok uzağındasın gibi ağaca bakarak gülümseyişin kendi köklerinin tarihi yolarında gezinti yapıyormuş gibisin, ayağının tabanı ile toprağı rendelemeye çalışman yaramazları ayıklayıp atıyor gibisin, başını iki elinin arasına almanı geçmiş ile gelecek köprünün ayaklarının yerini düşünüyor gibisin diyerek arka arkaya sıraladım.
Soruların hemen arkasından yaşlı amca derin bir nefes alarak bakışlarını gözlerime dikmişti ve “bak yeğenim, dün köklerimin tarihsel sürecinde tarihsel bir gündü. Mazlum bir halkın sahsında Şeyh SAİT ve arkadaşlarının idam ediliş tarihiydi, köklerinin ahenk taşlarına yabancılaşanlara ya da yabancılaştıranlara kafam bozuluyor, damarlarımda dolasan kanım yavaşlıyor. Yani anlayacağın yeğenim bir dilim varsaydı da konuşsaydım ama ne yaparsın dillerimizi kilitleyen o kadar sorunlarımız var ki! Tekrar haydi boş ver diyorsun sonrasında da kendinle savaşıp duruyorsun. İnanır mısın yeğenim kanadı kırık nazlı güvercinim olmasaydı alır başımı giderdim. Şu görülmeyen uzaklara, güvercinim narindir zariftir ve çok nazlıdır, geçenlerde neslini devam ettiren bin bir görünümlü ahtapotların saldırısına uğradı. Allahtan bir kanadının kırıklarıyla kurtuldu ve ben hep kendimi suçladım, kendimi yedim bitirdim çünkü kapıyı açık bırakmıştım. Yoksa gitmek istemez miydim gideyim ana kokulu anamın mezarına ya da onurun prensi olan kardeşimin kabrine ve istemez miydim gideyim Kadı Muhammed, Mustafa Barzani, Şeyh Mahmut’tu ve Seyit Rızanın mezarına gitmeyi ve bu kahır dolu göz yaşlarımla mezarlarını süsleyerek hayat vermeyi. Ama gidemiyorum kanadı kırık nazlımı bırakamıyorum, yüreğimin derinliklerinde saklı tutulan kahramanların kahramanlıklarına olan bağımlılığımı bırakamadığım gibi…

Anlayacağın yeğenim bir ulusal davanın davetçisiyiz diyeceğiz. Diğer taraftan da bu dava için inanılması güç kahramanlıklar yapanları yıllar yılı unutmakla kalmayıp bu mazlum halkın evlatlarının gözünden uzak tutmaya çaba göstereceğiz, ama başkalarının kahramanlarına methiyeler düzeceğiz, onun için bu yaşlı yüreğim artık dayanmıyor ve yaşlanmanın ötesindeki merdivenlere yolunu çeviriyor. İnanır mısın dünyanın öbür tarafına göç etmekten değil ama gözümün açık gitmesinden korkuyorum, kırık kanadıyla arkamda bırakacağım nazlı bir güvercin ve bunca kahramanlık yapan kahramanlarımıza bıyık altı bir bakış ortadayken, onun için yüreğime ha biraz daha dayan diye yalvarıyor.

Bilmem duydun mu Şeyh SAİT darağacına giderken söylediklerini? O “Dünya yaşantımın sonu geldi ulusum için kurban edildiğimden pişman değilim, yeter ki torunlarımız bizi siz düşmanlarımızın önünde mahcup etmesinler” demiş. Azadı derneğinin kurucusu ve aynı zamanda ayaklamanın siyasal önderi Halit Cibran’i de darağacına giderken şöyle der: karşınızda yalnız değilim arkamda mazlum Kürt halkı var. Evet, bugün beni asarsınız ama yarın torunlarımız da sizden hesap soracaklarından kuşkum yoktur” der. Şeyh Abdulkadir ise düşmanların gözüne bakarak “zaten sizler yakma ve yıkma konusunda büyük bir şöhrete sahipsiniz ama bilmelisiniz ki dehşetinizle şan ve şeref kazanamazsınız” der. Anlayacağın yeğenim Yusuf Ziyalar, Doktor, Avukatlar gibi daha nice karamanlar düşmanın darağaçlarına yürürlerken dahi kahramanlıklarına yakışır kahramanlıklar sergilediler.

Ama biz ne yapıyoruz? Bu destanları yazdıran kahramanların ulusal kurtuluş mücadelelerine kulp takmakla uğraşıyoruz. Daha da ileri giderek tavşana kaç tazıya yakala gibi ucuz basit söylemlerle başkalarının oyuncaklarıydılar gibi göstererek halkının gözünden düşürmeye azami gayret gösteriliyor. Yani anlayacağın yeğenim bu yapılanlar kanıma dokunuyor, dokundukça da tansiyonum havalara fırlıyor, kalbim ise güm güm ediyor ve yıllar yılı kendi kendime hep şunu sormuşumdur: Neden kendi tarihimizden uzak kendi geçmişimizden kopuk kendi destanlarımıza karşı mesafeli bir halk, bir gençlik yetiştirilmek isteniliyor diye. Evet düşmanın bu yöndeki duruşunu anlamak mümkün ama bizden olanların bu yöndeki duruşlarını anlamak mümkün değil. Tam burada başlıyor niçinler nedenler be yeğenim. Bak yine geçti bir 29 Haziran sessiz sedasız sanki hiç bir iz bırakmamışçasına!”

Hafif sakallı, aksak amca yüreğinin derinliklerinde hasara yol açan derinlikli yaralar, sitem dolu laflar dilini harekete geçirmişti. O’na göre ulusal değerlerin ideolojik argümanlara kurban edilişine içine sindiremiyordu. İnsanlığa da düşman olan düşmanların çokluğunu ve düşmanların bin bir gizli yada açık oyunlarını anlamlandırabiliyordu. Gel gelelim ki mazlum bir halkın ulusal söylemleri ile var olan kesimlerin ulusal değerlerini görmezlikten gelinerek geçmiş ulusal mücadele süreçlerinin günah keçisi yapma çabalarına hiç bir anlam veremiyordu.

İşte bu anlamsızlık olacak ki amca yüreğini ve başındaki saçı kıyasıya savaştırdığı belli ediyordu, ama her zaman yüreğin zayıf düşmesi saçının da doğal renginden başka bir renge hızla gidişatını sağlıyordu. Kanadı kırık dediği nazlı güvercinin konumu ise amcanın içinde bulunduğu beyin ve bedensel çekişmelerin tuzu biberi olmuştu.

Amca ile ilgili düşündüklerimi kafamda geçirirken “beni dinliyor musun yeğenim ?” diyen aksak amcanın sesi ile irkilmiş, amcanın konuştuklarına dönmüştüm. “Biliyor musun yeğenim hani deniliyor ya Şeyh SAİT ayaklanmasının arkasında şunun bunun parmağı vardır, yada ulusal nitelikten daha çok dini motifiydi diye söyleniyor ya, bu neye benziyor biliyor musun? En iyisi hiç bir şey söylememek!”
Amca içindeki birikimleri ortaya çıkarırken gecenin karanlığını iyice bastırmıştı, sivrisineklerin saldırısı ise “haydi yeter bu günlük evinizin yolunu tutun” der gibiydiler ama her nedense amcaya “yeter geç oldu kalkalım“ demek içimden gelmiyordu. Açıkçası saygısızlık olur diye düşünüyordum, ama amca anlamış olmalı ki “kalk gidelim yeğen zaten başını yeterince ağrıttım” demesi ile ayağa kalkmıştık. Kalkarken de amcayı evimin balkonuna çaya davet ederek ayrılmıştım, bakalım amcanın gelişi nasıl bir şöhret atmosferini doğurur. Siyasal ve ulusal olumsuzlukların yarattığı yaralardan mı yoksa evrensel değerlerin en yüce harikası olan aşklardan mı? Ama ne olursa olsun bu amca ile sohbet etmek beni rahatlatıyor.

HÜSEYİN AKINCI

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

ÖZGÜRLÜK BİRLİKTE YÜRÜMESİNİ BİLMEKTİR

Posted by kaniyasor 13 Haziran 2013

Kani Yado – 13.06.2007: “Yanlış ve doğru birlikte gerçektir/Negatif ve pozitif aaa-kaniyado.2birlikte anlamdır/ Güney ve kuzey birlikte pusuladır/ Terazi ve paylaşmak birlikte adalettir/  Adalet ve vicdan birlikte özgürlüktür/ Özgürlük birlikte yürümesini bilmektir.” Kani Yado

Bilimsel düşünce mantığı, insan ihtirasının suikastına uğramadığı koşullarda insanlık için tüm çözümleri üretebilmeye muktedirdir. Dünyalı insan ihtirasının bilimsel toplumculuğa yaptığı suikastla milli toplumculuk ve reel toplumculuk biçimleriyle ortaya çıkarak insanların özgürlük ütopyasını bir kere daha kararttı.

Günümüzde siyasallaşan ihtiras, özgürlüklerin önünde oluşturdukları sinsi barikatları her renkte inşa etme kabiliyetine sahiptir. 19.Yüzyılda emekçilerin, ezilen kadınların sesi duyulmaya başlanınca erkek egemen siyaseti ilerici mevzilerde konumlanmayı ihmal etmedi.

Sınıf özelliklerinin egemen erkek ihtirasıyla bilendiğinde dünyayı büyük facialarla karşı karşıya getirdi. Aynı zamanda insanlığın umudu olan yeni düşüncelerin inandırıcılığını kaybetme tehlikesi doğdu.

Günümüzde kadınları peşlerinde koşuşturma eğiliminde olan erkek dinlerinin ve erkek siyasetlerinin münafıklığını görmemek mümkün değildir.

Toplumlar hurafelerden kurtulduktan sonra gelişmemek için bir neden kalmaz. Toplumcu siyaset ve onun felsefesi insanların hurafelerden kurtulması için bize umut olurken toplumcuların da ihtirasa kurban olarak gericileşebileceğini düşünmemiştik.

İnsanda düşünebilme kabiliyeti geliştikçe Yanlış ile doğru mevzusu taklit ile tahkik şeklinde insan hayatında süreğenleşir.  İnsanın tekâmül etmesiyle beraber düşüncenin gelişim serüveninde taklidin yerini tahkik alarak devam eder.

Bilinçli böylece doğru davranış biçimleri ve doğru düşünme olarak ortaya çıkar. Bu koşullarda gelişen toplumlar eğitim sistemlerini bu esaslar üzerinde yeniden gözden geçirdiklerinde yüzü kara, vicdanı kara, merhametsiz, bencil yeni bir nesil ortaya çıkmaz.

Doğru düşünce ve yanlış düşünce ile yıkıcılık eylem ile yapıcı eylem şeklinde her zaman birbirileriyle hem çelişkilidir hem de kendi aralarındaki münasebetle birbirilerini geliştirirler.

Faşizm ve faşizmin çeşitli diktatoryal türevleri bu ilişkinin ve çelişkinin dışında biçimlendikleri için topluma, insan erdemlerine, insan özgürlüklerine düşmanlıkları süreklileştiği için bu tezatlarda gelişmeyip militar yapılarının içinde insanlığa düşman biçimleriyle beraber kafalarından aldıkları darbe ile siyasal yaşamı terk eder.

Faşizm, tutsaklık, despot siyasal biçimlerin ürünü olan esaret yaşamı insan doğasına uygun olmayan sistemler olduğu için katır cinsi gibi soyları devam etmez. Bunların dayandığı mantık ne doğrudur ne de yanlıştır, tamamıyla katır cinsi gibi istisna olduğu için döl vermeyip tarihe karışacaktır.

Belki İslami partiler, CHP, MHP ve bunların Kürd türevleri siyasal yaşama veda ettiklerinden sonra dünyada bir daha ortaya çıkmayacaklardır.

Doğru düşünce Rabbimizin güzel eseri olan kâinatı ve kâinatın tüm teferruatları olan canlı ve cansızlara doğru bakmak, baktığını doğru görmek, doğru gördüğünü doğru anlamak ile mümkündür.

Bu gerçekçi kavrama insanla, insan yaşamıyla ilgili sosyal ve maddi gerçeklikleri de anlamayla sonuçlanacaktır.

Rabbimizi doğru anlamak için O’nun tüm eserlerini doğru anlamak gerekir. Bu eserlerin gerçekliği onlar hakkında doğru düşünmeye sebep olur. İnsanlar daha yaşam için en gerekli olan suya doğru anlam verebiliyor mu? Rabbimizin hikmeti olarak kabul ettiğimiz suyun kimyasal oluşumundan habersiz, işi meleklere havale eden müşrikler taşıdıkları mantıkla hiçbir zaman toplumsal barışın yanında olamazlar ve din gericiliği bataklığında Rabbimize şirk koşmaya devam ederler.

Her biri kendini mücahit görüp şirkler için birer sadakat bekçisi gibi tahripkar olur. Bir dünya haritasına bakalım ve şiddetin haritasını yer küre üzerinde belirleyelim. Bu insanlar neden canlılara düşmandırlar acaba? Bu alanda yaşayanlar ne doğrularla ne de yanlışlarla biçimlenirler. Bunlar hurafelerin günlük yaşamı ele geçirdiği ortamda yaşadıkları için şiddete tutsak düşmüşler.

Din gericilerinin Rabbimizin sevgisiyle tanışma zamanları hiç olmaz. Hurafeleri terk etseler ya yanlış düşünürler ya da doğru düşünürler. Düşünme melekelerinin gelişmesi onları Rabbimizle buluşturabilir.

Yanlışın olmadığı yerde doğrular da olmaz.

Yanlış doğruluğun henüz ulaşılmamış şeklidir. Yanlışın yapıldığı yerde doğru hatırlanır. Yanlış ile doğru karşıt oldukları kadar birbirini geliştirirler. Yanlışlardan korkulmamalıdır.

Yanlışlar doğruların doğrulayanı, tasdikçileri ve güçlendiricileridirler. Her ikisi birbirine karşıt dostlardır; birbirilerinden ayrılamazlar. Biz yanlışlardan değil hurafelerden sakınmalıyız. Onlar şirk yaratırlar. Şirklere inananlar, onlara köle sadakatinde bağlananlar, bağlılığın fedailiğinde secde edenler Rabbimizi hatırlama imkânı bulamazlar artık.

Şirklerden korunmanın yolu hurafelere inanmamaktır. Hurafelere inanmamanın tek yolu ilimdir. İlmin mantığı Rabbimizin yarattığı tüm maddi varlıkları doğru anlamakla doğru düşünceye varılır. Doğru düşünce insanı Rabbiyle buluşturur.

O halde Rabbiyle buluşamayan insanda vicdan gelişmez. Vicdan ilmin yoluyla Rabbini anladığı kadar gelişkindir.

Hurafelerin neden olduğu şirkler, insanların ihtirasa esir düşerek sınıflara ayrıldığı zamandan beri insanlara musallat olmuştur. Bu tabular Rabbimiz adına kendi çıkarları doğrultusunda kutsal söylemler uydururlar. Uyduruk söylemler büyük savaşlar ve yıkımlar için tahrik edicidir.

İnsan ihtirasının politik ataklarla yaptığı suikastla insanı yeniden köle sadakatinde efendilerin fedaisi olmanın yollarını açtı.

Günümüzde köle sadakati kendini kendi efendisi için yakabilecek, uçurumdan aşağı atabilecek kadar ileri gitmiş, lider palyaçolarının ölümünde ibretlik gözyaşları kendi şirklerinin delili olarak tarihe geçti. İnsanın bu denli nasıl düşürülebildiğini anlatılmalı ve yazılmalıdır artık!

 

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »