kaniyasor

kaniyasor.WordPress.com

Archive for Ocak 2015

İslam’dan Önce İnsan Islah Edilmelidir

Posted by kaniyasor 31 Ocak 2015

Kanî Yado – 31.01.2015rojbasdede-e1413219006683

Coğrafyamızda egemen erk geçmişten günümüze kadar ihtirasları için toplumu yönlendirirken Rabbimizn adına öyle yalanlara baş vurmuş ki, şimdi insanlık bunun altından kalkmak için, kördüğüm olmuş sorunları çözmek için arayış içine girip çözüm yolları arıyor!

Biz ilke olarak “hiç kimse inanmadığı bir dava için savaşmaz” diyoruz, fakat egemen erk Rabbimizin adına yalanları sistematik olarak üreterek insanları yalan uğruna ölümü göze alınabilecek duruma getirilebiliyor.

DAİŞ terörü bize gösterdi ki, biz toplumsal sorunları, savaş denen cinayet biçimini, savaşçılık denen kanlı profesyonel caniliği, din istismarcı siyaseti dediğimiz -boş beleş- parazit yaşam talebini ve çağımızın diğer can alıcı konularını ele aldığımızda geleneksel ezberlerle değil, çağımızın gerçeklerinin bakış açısıyla ele almak zorundayız.

DAİŞ terörü konusu dünya sorunu olduğu günümüzde insanoğlunun yalan belasından kurtulmasını da beraber getirdi. İnsanlar sadece gerçeklere inanmazlar, yalanlara da inanırlar.

Üretim dışı parazit dinamikler amaçlarına ulaşmak için kendi tahakküm nazariyesini de topluma kabul ettirmeyi ihmal etmezler.

Örneğin, egemen  tahakküm sınıfı savaştırılacak unsurları önce yalanlara inandırır. Bu savaşçılar için artık o yalanlar kutsaldır ve uğrunda ölüm göze alınabiliyor!

Bu savaşlarda mağdur taraf yaşama tutunmak için savunma savaşı yürütmek zorunda kalır.

Kutsal yalanları din sistemlerine çeviren köle sahipleri sınıfı dediğimiz egemen erk  “Rabbimizin yarattığı canlılar Rabbimizin eserleridir. O eserleri ortadan kaldırmak O’nu inkar etmek anlamına gelir” diye görüşleri yoktur. Aksine katliamın üzerinde yaşam inşa etmek için altında iki ırmak geçen Mezopotamya cennetine kavuşmayı temel hedef görüp o cenneti işgal etmeyi niyetlenmiştir!

Anadolu ve Mezopotamya’yı talan eden barbar işgalciler coğrafyamızda yerli toplumlara karşı savaş gerekçelerini bulmada zorlanmadılar. Çöl merkezli barbar toplumlarda aynı biçimde inançsal yalanlarla halkları mağdur ettiler.

Coğrafyamızın tüm mağdurları yalanlara inandırılan insanlar tarafından katledilmiş, Rabbimizin onlara  tanıdığı yaşam haklarını ellerinden almışlardır.

Bu mağduriyet Mısır uygarlığının, Mezopotamya uygarlığının son bulmasına ve bu coğrafyaların karanlığa girmesine neden oldu.

DAİŞ terörü gündeme geldikten sonra İnsanlık tarihinde büyük acılara neden olan parazit din adamları sınıfı ve onları kendi çıkarlarına alet eden diğer muhterisler yeniden her yönüyle tartışılmaya başlandı.

Hıristiyan papazları da geçmişte büyük acılara neden oldukları için İslam papazları gibi  ciddi biçimde sorgulanmışlardı!

Gericiliğin uygarlığa karşı direnmesinden kaynaklanan savaş Üçüncü Dünya Savaşı tanımıyla,  ister buna tarihi tekerrür diyelim ister tarihi sosyoloji konusu olarak olayların benzerliği konusunda ele alalım, biz bunu  öncelikle asalak dindarlar sınıfının iktidarlaşma çabaları olarak değerlendirmek zorundayız.

Hıristiyan papazları Avrupa’yı kasıp kavurduğu zaman yalancılar “Hıristiyanlık dini barış dinidir” şeklinde tekamülü  yavaşlatmak istedikleri muhakkaktır. Günümüzde gerçekler ortada olduğu halde “İslam dini barış dinidir, islam dini tolerans dinidir” şeklindeki yalanlar ayyuka çıkıyor!

Kürdlerde “hurç vaye, rêç ciye?” diye bir söz vardır. Yani “ayı burada, izini neden arıyorsun?” şeklinde gerçekçiliği ifade eder.

Sosyal sınıfların olduğu tahakküm koşullarında barış nasıl olur?

Bir tarafın kesin yenilgisi barışı ifade etmez, zorun karşısında teslimiyeti ifade eder. Barış ya sosyal sınıfların ortadan kalkması, ya da bu sınıfların imtiyazlarının anayasal sözleşmelerle sınırlandırılması ile mümkündür.

İlkel toplumlarda dinlerin sahibi olan köle sahiplerinin köleler üzerindeki tahakküm şekli, kurt ile kuzu misalinde olduğu gibi uzlaşmazdır.

İslam fıkhında bir kölenin öldürülmesi için verilen ceza kölenin piyasadaki fiyatı kadar  kölenin sahibine ödeme yapılması şeklinde olur.

Biz bu vahşet sistemini Rabbimizin buyrukları şeklinde değerlendiremeyiz. Biz bunu, köle sahiplerinin toplum için öngördüğü yaşam biçiminin kurallar bütünü olduğunu, Rabbimizin bize sunduğu pozitif mantığın ürünü olan ilmiyle ortaya koyabiliyoruz artık.

Dünün köle sahiplerinin yerini, bu günün din adamları sınıfı ve bu sınıfa entegre olan tabaka temsil ediyor.

DAİŞ terörü, maddi yaşamı parazit bir sınıf olarak gasp etmek isteyen bu ucube çöl parazitlerinin eseridir.

Dinler ve dindarlar ıslah edilerek toplumun hizmetine sokulabilir. Bireyin yüreğine indirilen korkulukların ve insan temel hak ve özgürlüğüne vurulan darbenin bedeli olarak devlet ve hükümet içindeki elleri geri çektirilir.

Islahat ile insanlık erdemlerine uyumlu hale getirilir. Yobazların iddialarının aksine, bilim Rabbimize inanmayı ret etmez.Tam tersine dini düşünceye karşın ilmi düşünce insanı Rabbine delilli ve ispatlı olarak ulaştırır.

Biz şirklere, liderlere secde etmiyorsak Rabbimizle olan güçlü bağ nedeniyledir.

Rabbimizle bizim aramızdaki güçlü bağ bilim mantığının kendisidir, katillere insan kellesini uçurtan, kadın anayı cariye olarak gasp edilip cariye pazarına süren muhteris insanın kötü amelidir.

Din arapça “borç(deyn) anlamına gelen kölenin köle sahiplerine sadakat borcunu ifa ve itaat geleneğinden bize ulaşıyor. Geleneksel inançlarla değil Rabbimizin bilim mantığıyla düşünmek zorundayız.

Bir din ne kadar geri olursa olsun kötü amellerin nedeni olduğunu göstermek yanlıştır. Çünkü, kötü amel kötü maddi unsur dediğimiz   insanın yaşam pratiğidir.

Zalimlerin kendi çirkin geleneklerini ilahi buyruk olarak dinleştirilmesi de çirkin insanın müfteri oluşundan ileri geliyor. Çirkin yaşam biçimlerinin bu geri vasıflarını taşıyan vahşi insan öğesinin eseri olduğunu öncelikle bilmeliyiz. O zaman düşünce bilimi dediğimiz ideoloji veya ilm-i kelam ve dinler insanlar tarafından mağdur edilmiştir.

DAİŞ’in  esir aldığı kadınlara tecavüz edilmesi ve cariye pazarlarında pazarlanmasını dini bir hak olduğunu iddia edilmesi çöl cahiliye inançlarında mevcut olduğu biliniyor.

Çöl yaşamında sapıklık olmasaydı dini inançlara dayanan sapıklık bir kültüre dönüşmezdi. O zaman sapıklığın mucidi dinler değil muhteris insandır. İnsanlar sapıkların mağduru olduğu gibi, dinler ve düşünce de sapıkların mağdurudur.

Bu insanlık felaketi dediğimiz zihniyetin ortadan kalkması için çöl zihniyetini taşıyan insanların ıslah edilmesi ve mağdur dinlerin insanlık erdemlerinin lehine reforma tabi tutulması gerekiyor.

Hiç bir sınıf hakimiyeti veya diktatör hakimiyetinin amacında insanlara bir şey vermek yoktur, tam tersine insanlardan kendi özgürlükleri dahil çok şey koparıp almak vardır.

Bu ihtiras sisteminde egemen köleci toplum varisi olan gücün iktidarlaşma arayışı gözden kaçmıyor. Çünkü, insanlarda hala ilkel tahakküm güdüleri yaşamda belirleyicidir.

Dile getirdiğimiz gerçeklerin ışığında diyoruz ki:  İslam’dan önce insan ıslah edilmelidir ve yaratılan bu ıslahat koşullarında insanlar gerçeklerle  yüzleşmelidirler.

Reklamlar

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

DERSİM’İN KÜRT ALEVİ DEĞERLERİNİ YAŞATALIM

Posted by kaniyasor 29 Ocak 2015

Süleyman Doğan – 29.01.2015suleymandogan

Geçenlerde yazdığım ” Birdir Xızır, Yektir Xızır, Ya Xızır!” yazıma Mahir Kahraman adındaki okur kardeşimiz bana “Hocam yazınız için teşekkürler. Bir sualim olacak, Dersim’deki inancın adı Alevilik mi?” diye anlamlı bir soru sormuştu.
Kekê Yado da bu notu düşmüş:
Kani Yado “Pîrîm ne der bilmem ama Dersimdeki Alevilik Şiilik gömleği giydirilmiş Alevilik gibi görünüyor. Selçuklu ve Osmanlı oyunlarına bakıldığında bu gömleklerin atamalarla nasıl giydirildiğini görebiliriz.” şeklinde görüşünü belirtmiş.
Ben de sevgili Mahir`in sorgulayıcı tavrını takdir ederken aynı zamanda konuya devam etme ihtiyacı hasıl oldu.
Bu konu her zaman gündemde kaldı ama kimse doğru dürüst meselenin aslına inmedi. Ya Ali ile ya Veli ile geçiştirildi!
Öncelikle yeni neslin sorgulayıcı olması çok önemli bir olaydır. Çok mutlu olduğumu söylemeliyim. Artık ezberlerden, bize ait olmayıp bize giydirilen gömleklerden kurtulmanın yolları bulunmalıdır diye düşünüyorum. Sorgulayıcı olmak bu açıdan sevindiricidir. Ben ne yazarım nede araştırmacıyım böyle bir iddiam da yok. Ben sıradan hatta sıradan öteye kendi halinde bir vatandaşım. Bu bağlamda sadece gördüğüm manzaranın fotoğrafını çekmek benim için bir görevdir. Çünkü her şey o kadar net ve berrak ve de göze batıyor ki yazmaktan başka yapılacak bir şey kalmıyor insana!
Amacımda zaten süslü laflar yaparak bir yerlere yaramak değildir. Toplumsal sorumluluğu omuzlarında gören insanların amacı birlikte düşünmek, birlikte sorgulamaktır. Okuyucunun soru sorması benim amacıma ulaştığının bir göstergesidir. Sorgulamadan gerçeğe varılmaz. Biz sömürgeleştirilmiş bir toplumuz. sömürgeciler tarafından kendilerine benzetilmek için bizi envaitürlü renklere boyamışlar, bize ait ne kadar değer varsa onlarla oynamıştır. Değerli abimiz Kek Yado’nun deyişiyle envai çeşit gömlek ve elbise giydirilmiş Dersime. Sayın Yado öz itibariyle olaya açıklık getirmiş.
Devşirilen yalnız Dersimdeki Alevilik inancıyla da kalınmamış. Felsefi, ve kültürel olarak ta devşirilmiş. Sosyolojik durumuna dokunulmuş, insanların arasındaki sosyal denge ilişkilerine varana dek dokunulmuştur. Toplumun gözünden kaçırılan Alevilik hakim güçler tarafından bir kısım Alevilik adına misyonerler kullanılarak resmi bir Alevilik yaratılmış. Bu Osmanlıdan, hatta ondan öteye gider. Türk- İslam siyasal dayatmaları ve Şiilik pompalanarak oyun içinde oyun oynanmıştır. Zaten tarihe bakıldığında Sünnilik Eş’ârîlik – Ebul-Hasan Ali El-Eş’ari 873-935 Tarihlerinde bir devlet sistemi olarak ortaya konulmuş olduğunu görmek mümkün. Tıpkı Kemalizm gibi. İktidarlar hep kendisine benzetmek dışında, aynı zamanda baskı ve şiddet uygulamak dışında, bir şey yapmaz.
Dersim Aleviliğinde ikrar unutuldu, daha doğrusu unutturuldu bu tüccarlar tarafından.
Müsahiplik, kirvelik, taliplik, köçeklik, pirlik, rêberlik, mürşitlik Aleviliğin içindeki önemli ritüeller ve etkenler olup bunların tümü ikrara dayalı olup ve de felsefi bir bakış açısıyla yaşam biçimi haline gelmiş. Yani insanlar ikrarla dost, can olurlardı. Ana – kız oluyorlardı, baba-oğul olurlardı, baba-kız oluyorlardı , kardeş oluyorlardı. Öyle ki bir sülalenin her hangi bir ferdi öbür sülaledeki bir fertle müsahip veya kirve olmuşsa kız alınıp verilmezdi. Çünkü akraba olunmuş sayılırdı. Bir ikrar verme hali hasıl olunduğundan bunlar akraba olunmuş görünür. İkrar kan bağından da ileridir. Amca veya dayı hala çocukları evlenilir fakat kirve ve müshaip çocukları ile asla. Bu bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçiminde yalnız sevgi ve saygı var, hürmet var. Erdemlilik ve bilgelik var. Belki günümüzün koşullarına uymayabilir ama bu ayrı bir tartışma konusudur. Biz, bize dayatılan ve “biz sizin kaderinizi ve inancınızı belirleriz” dayatmasından, rezaletinden, ıstırabından ve zulmünden kurtulmak istiyoruz. Dersim yöresinin gerçek inancını ortaya koymak adına bildiğimiz mercimek tanesi dahi olsa ortaya koymak gerekiyor.
Zaten İkrarın bir anlamı da açıklıktır. Açığa çıkarmak, açık olma, doğruyu söyleme anlamını da içermektedir.
Dersim İnancında felsefe, dolaysıyla akıl var. Felsefe , varlık, bilgi, gerçek, adalet, güzellik, doğruluk, akıl ve dil gibi konularıyla alakalı genel ve temel sorunlarla yapılan çalışmalardır.İnsan yaşamını ilgilendiren her şey hakkında akıl yürütüp bunları felsefi problem konusu yapabilen, doğru olduğunu bildiğimiz ya da böyle olduğuna inandığımız her şeyi sorgulayabilir. İnsanın,Tanrı’nın, inancın, dış dünyanın var oluşuyla, bilginin kaynağı ve sınırlarıyla, sanatla, bilimle , insan-doğa ilişkileriyle ilgili sorular sorabilir. Felsefe, sadece soru sormakla yetinmez, yaratıcı bir düşünüş, eleştirici ve sorgulayıcı bir tavır ve bakış açısıyla bu sorulara yanıtlar arar. Felsefe düşünce sanatı olarak da bilinir. Soru sorabilme yeteneğine dayanır. Bundan uzaklaştırılıyor. Sorgulamak gerçeğe yönelmenin aracıdır.
Bir inanç, felsefeden ve akıldan uzak ise o inanç olmaktan çıkar. Akıl yok sayılır. Şu an içinde bulunduğumuz bu coğrafyanın asıl sorunu da bu. Bir ülkede felsefe önemsenmiyorsa veya yok sayılıyorsa her kesin düştüğü bir anlamsız boşluk vardır demektir! Çünkü akıl yoktur. Tabular uğruna elde kılıç her tarafa saldırır. Vahşi canavarlardan öte bir yaratıklar türer.
Dersim inancı halk inancıdır. Bu bağlamda çok önemli ve anlamlıdır. Halkın yarattığı inanç her zaman ve dönemin şatlarına göre kendini yeniler, halkın yararına doğru bir biçimde ortaya konulur. Akıl ve inancın yeri bellidir. Xızır hep olagelmiş ve büyük bir değer biçilmiştir. Fakat yeri geldiğinde Hızırına sitem de edilmiştir. Örneğin; “Ya Xızır hangi ağacın gölgesinde yatıyorsun gör bizi” şeklindedir. Eleştiride aynı zamanda korkudan uzak bir sevgi var. Korktuğundan değil sevdiğinden dolayı sitem var. Xızırına sevgiyle bağlı. Korkuyla değil. Kişinin yarattığı bir inanç biçimi değil. Kişilerin yarattığı inanç biçimlerinde korku ön palandadır, çünkü iktidardır. Her tarafa korku salarak taraftar toplamıştır. Halk arasında yaygın olan inanç “Allahtan korkmak”. Mesela her gün karşılaştığımız bir söylem “Allahtan , peygamberden korkmasam bunu böyle yaparım” söylemi .Bunu içinde muhafaza ettiği korkulardan dolayı ortaya koyuyor; sevdiğinden demiyor. Günlük yaşamda buna benzer çok örnekler vardır. Konunun derinliğine indiğimizde bunu görmek mümkün. Doğru olan sevgi kavramı, fakat yerine korkuluk yerleşmiş. Bunun nasıl yaratıldığı ortada zaten.
Tekrar Dersime dönersek ortaklaşa bir yaşam ve yardımlaşma var. Felsefik olarak ta bu böyle, aynı zamanda dualarında yalvarışlarından egoizm yok , yani kendini, yanlız kendini düşünen ve kendisi için dua etme geleneği yok. Duaya başlarken önce kapı komşularını yani ötekilerini zikrederek başlar. Sonra mütevazi bir istekle kendini de yaşam ortaklaşmasına katar.
Şöyle ki, “Ya xızır sen her kese bir kapı açasın , sonra da bize” veya ya “Xızır sen her kesi zorluktan kurtar bir köşede de bize yer ver” şeklindedir. Bencii, tekçi dua okunmaz dersim Aleviliğinde. Aleviliğin yıkımı ve bu güzelim felsefenin hatta yeryüzünde nadir rastlanan bu yolun kirlenmesinde veya unutulmasındaki edişe yanlış ettiğimdendir.
Bu inancı halkın tarihin derinliklerinden kendisi yaratıp getirdiği ortadadır. Buna biz kültür oluşumu, kültür mayalanması diyoruz. İnsanlık ve sevgi kokuyor. Barışçı ve zararsız hatta her kese hoş görüyle bakan insanlık için faydalı ve insanı felsefesine sahip yardımlaşmayı ve haksızlığı kabullenmeyen bir dik duruş sahibi bir inanç biçimi.
Hemen hala şahitleri ve yaşayanları hayattan olan bir hikayeyi vereyim. Ben bu hikayeleri nenemden çok dinlemiştim. Fakat bu yaz memlekete giderken hikayenin içinde bizzat olan Gomıkli Mehmet K. Abiden Gomık`te bir daha dinleme fırsatını yakaladım.
Mehmet abiyle çok uzun yılar oluyor görüşmeyeli. Sanırsam bir otuz beş yıl olmuştur. Bu hikaye hep kafamın bir yerinde duruyordu ve de fırsatını yakalamışken kendilerine sordum. Bakın aynı köyde olmalarına rağmen çoğu bunu bilmez. Bilemez zaten ortada olan hal bu. Her şey bu politikayla unutturuluyor. Bellekler sıfırlanıyor.
1938 Dersim isyanında Memet abilerin Gomikte olan evleri devlet tarafından yıkılır , Memet abinin ailesi , Babası, annesı ve kardeşleriyle ortada kalıyorlar. Fakirlik alabildiğin fena bir biçimde sarmış ortalığı, bir yandan da dersim soykırımdan geçiyor.
Mehmet abi şu şekilde anlatıyor: “Bizim evleri yakıp yıktılar, hiç bir şeyimiz yok. Ailece ortada kaldık. Ne yapacağımızı nereye gideceğimizi bilmiyoruz. Ortalık kan revan. Köylüler, akrabalar de çok fakir hatta bazıları hayvanlarıyla beraber kalıyorlardı. insanlar kendini geçindiremiyor. Bir aileye kim bakabilir.
Rahmetli deden geldi. Babama “al çocukları bize gidelim” dedi. Bizi alıp götürdü sizin kilerli olan eve (Xani male) yerleştirdi. Burası sizin eviniz dedi. Hatta benim bir kardeşim orada hastalandı ve öldü. Biz onu sizin aile mezarlığında toprağa verdik. Kardeşimin mezarı hala orada. O ölen kardeşimin ismi Aziz’di. Sonra bir kardeşim daha oldu. O ölen kardeşim Aziz’in ismini şu an avukatlık yapan Aziz kardeşime koyduk.”
Ben o evi bilirim dedemin tüm zahiresi o evdeydi. 6 Göz ambarı vardır. Bu ambarların içinde un , bulgur ve saire. Birde kileri vardı. Orada şerbet küpleri, pekmez, turşu, yağ, kavurma, çurtan ve bir eve ne lazımsa var.
O zamanki dayanışmaya ve ikrara bir bakar mısınız! Evin en önemli odasına yerleştiriyor. burası çok önemli. katliam esnasında insanlar paniklenmeden insani erdemleri uygulayabiliniyor. 77 yıl geçmiş üzerinden, sözüm ona toplumsal ilerlemeler oldu, medeniyet gelişti. Oysa egoizm alabildiğine, bencillik almış başını gitmiş. Toplumsal değerlerimiz ve tarihte ağır bedeller ödenmiş o güzelim kültürde tıpkı inancımıza giydirilen yeşil gömlek bu alana da giydirilmiş. Bu bağlamda Dersim kendi öz Aleviliğine dönerek özgürce ifade edilebilmeli.
İktisadi ilişkilerin gelişimiyle Dersimde maarif takvimi arkasındaki şiirler ve maniler dolaşıma girdi . Şimdi de sürekli cemevi gündemde tutularak bunun Alevi felsefesinin önüne koyarak, oraya da kendinde dedeleri atayarak, Aleviliğin bir kaç deyiş ve iki tur semadan ibaret olduğunu dayatıyorlar. Tıpkı İslam camilerinde olan günde beş vakit hareketten ibaret olduğu gibi. İnsanlık için olan inancın içini boşaltıp sabahtan akşama hü çektirmek var şimdi Dersim’de Alevilerin başında.
Bir belirleme daha yapmak gerekirse Dêsım 1920 lerden günümüze 95 yıl zarfında isminin üzerinde oynanan oyuna bakmakta yarar var. Dêsim , Kalan olmuş. Oda yetmemiş Tunceli olmuş, hala Dêsım için kullanılan Dersim dahi Türkçeleşmiş halidir. Nasıl ki Goman’a Koman denildiği gibi… Böyle deli gömlekler giydiriliyor. Günümüzde bir takım misyonerler tarafından piyasada halka Alevilik olarak yutturulmak istenen Dersimin gerçek Aleviliği olmadığını söylemek, bir yandan da yazılı bir şeyi olamayan bir inancın ritüellerini buna bağlı olarak felsefesini ortaya koymak mümkün.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

Varlığımız Başkasının Yanlışına ve Eteğine Yapışarak Harcanamaz

Posted by kaniyasor 26 Ocak 2015

Hüseyin Akınci – 26.01.2015:h-akin

PKK’nin yanlışlarıyla sergilediği yetmezlikleri eleştirmek PKK’ye alternatif olabilecek doğruların ortaya çıktığı anlamına gelmez. Eleştiri, Kürdistan ulusal stratejisinin yol güzergahında doğru duruşa yardımcı olmaktan uzaktır. Gerçi PKK’nin eleştirilecek çok yetmezlikleri elbette vardır. Örneğin, 30 yıldan beri Kürt halkının ulusal demokratik mücadelesinin her aşamasında rol oynaması ve bahsi geçen rolünden dolayı da siyasal arenasında kendi yeterli yada yetersizliklerin neden olduğu sonuçlardır. PKK’nin Kürt ulusal davasında yaptıklarıyla ortada görünen yanlış yada doğru olanları yeri geldiğinde sertçe eleştirilmelidir. Ne yazık ki kimi dostlar bir çok sorunu bir tarafa bırakarak sadece PKK’nin yanlışları üzerinden hareketlenmelerle yol almaya çalışıyorlar.

30 yılık siyasal yol alışta, PKK’nin Kürt ulusal davasının arenasındaki yeterli ve yetmezlikleri elbette irdemeli ve eleştirmelidir. Bu irdeleme ve eleştirme maratonu sadece PKK’nin yanlışları üzerinden hareketle bir yere varılması mümkün olabilseydi; bir değil, birden fazla alternatifler ortaya cıkmış olacaktı. Zira PKK’nin 30 yıllık hakimiyetine karşılık tüm parçalardaki KDP’ye analık görevi yapan PDK’nin yetmiş yıllık Kürt ulusal davasının her aşamasında iki kat daha fazla bir hakimiyeti söz konusudur. Dolayısıyla 30 yılık PKK’nin her türlü yeterliliğini, yetmezliğine kurban etmeye çalışmak, diğer tarafta iki kat daha bir zamanlamayla Kürt halkının ulusal arenasında PDK’nin her türlü yeterliliklerini, yetmezliklerine kurban etmeye çalışmakla olmuyor. Çünkü aydının ulusal davanın penceresinden bakmak diye bir görevi vardır…

Dolayısıyla gerek kuzey Kürdistan’daki PKK, gerekse günümüz Rojavasındaki PYD’nin çok güçlü durumda olmasının bir çok boyutları vardır. Örneğin “esas KDP’li benim” adı altında KDP’nin var olduğu sanılan siyasal birikim ve sermayesine sahip çıkma furyasının ortaya çıkardığı “ben olmalıyım” algısında, günümüzle karşımızda duran neden-sonuç bağlamındaki realiteden uzak bir algılama yetersizliği devam etmenin en bariz sonucudur.

“Esas KDP’li benim” diyen dostlarımız, bahsi edilen siyasal güçlerin güçlenerek gelişmelerinin sebepleriyle önlerine koymuşlar mı? Koymuşlarsa -ki koyduklarını zannetmiyorum- zira esas  KDP dediğimiz ana erk, diğer parçalardaki KDP’lerin gelişmesine yeterince analık görevi yapabilmiş midir?

Kendi adıma ve kendi gözlemlerime göre gerçeği söylemiş olursam “hayır yapamadı” derim. Sonuçları ve nedenleri  bağlamında irdelenirse, ana PDK, PDK’nin diğer parçalardaki KDP oluşumlarına karşı politikası bölgesel politikanın içinde saklı olduğu görülecektir. Kendisinin dışındaki diğer KDP oluşumların öncelikli görevleri, “beni güçlendirmelidir” ile başlayan algılama ve “sen ancak beni güçlendirmek için yaşama hakkına sahipsin” gibi bir sahiplenme algısının  mayalanması sonucu, diğer parçalardaki KDP’nin işlevsizleşmesine neden olduğu gerçeği vardır gerçeklerin içinde. Hiç bir dostum kusuruma bakmasın ama ne yazık ki ana PDK dediğimiz PDK’nin genel Kürdistan politikasında hiç bir zaman kendi dışında bir PDK’nin güçlenme projesi olmamıştır.Olmadığı için de her zaman için uluorta duran boşluklardan yararlanma arayışlarıyla bahsi edilen boşlukları doldurma arayışları hep olmuştur. Dolayısıyla, “diğer parçalardaki KDP’lerin güçlenmesiyle ben daha güçlenirim” algısı mayalanmadığı sürece yada “Güney Kürdistan PDK’nin kardeş partisiyim” algısının yerleşmesiyle yarım yamalak yedek lastiği olmayı reddediyorum mantığı gelişip mayalanmadığı sürece, her zamanki amaç diğer Kürdistan parçalarındaki KDP’li oluşumların görevi Güney Kürdistan ana KDP’ye hizmet edecek kuruluşun ötesine geçmesi mümkün olmaz.

Elbette Kürt halkının ulusal duygularının gelişmesine PDK’nin emeğini topyekun inkar etmek olmaz. Bırakalım topyekun inkarı, saygıyı fazlasıyla hak eden tarihi bir sureci Kürt halkına armağan ettiği de biliniyor ama diğer PDK içine girdiği açmazları bir yana koyup, PDK’nin diğer parçalardaki KDP’lerin işlevsizleştirilmeyle ortaya çıkan sonuçlar görülmediği sürece “eski tas eski hamam” nakaratların devamı edeceği  muhakkaktır. Dolayısıyla, her nasıl dünle başlayıp günümüze yönelen akıntıların her damlasını “şu oluru vardır, bu olmazı vardır” diye eleştirilmesi dünle başlayanın bugünle devam etmekten başka bir siyasal getirisi olmayacaktır.

Geçmiş koşulların tarihsel realitesi, Kürt siyasal oluşumların Kürt halkının ulusal hakkaniyetlerinin koşusunda bir çok açmaz ve yetersizliklere meydan verebildiklerini anlayabilinmelidir ve anlıyoruz. Aynı  zamanda ortaya çıkan konjonktürsel koşullar hiç bir siyasal oluşuma yanlış yada yetmezlikler içinde bulunma lüksünü vermediğini de bilmek gerek.

Gerçi oldum olası, bahsi edilen sözüm ona ‘şu koşul bu koşul’ meselesine hiç ısınamadım. Isınmadım zira herkes kendine göre kendi yetmezliğini örtbas etmek için kendine göre kendi koşullar serisini ortaya atıp duruyorlar. Velhasılıkelam PDK’nin tam üç çeyrek asra yakın bir süreçle diğer Kürdistan parçalarındaki örgütlenme stratejisinin sonuçları en fazla KDP’nin ayağına dolandığını ve tarihsel hesaplaşmanın her evresinde en fazla kendisini zorladığı muhakkaktır.

KDP’nin bu konudaki stratejik yanlışları ve konjonktürsel manevra eksikliği zamanla KDP’yi diğer parçalarda zayıflatırken, başka biçimlerle PKK yada günümüzün PYD gibi oluşumların ortaya çıkış hamlesiyle yüz yüze kaldı. Sonuç olarak, her türlü şiddetin yaşandığı vahşi ve sinsi operasyonların gün geçtikçe katmerleştiği bir süreçte ana gövdeyi besleyen diğer akıntıları göz ardı edilecek bir mazeret seansları diğer parçalardaki KDP’lerin gelişmesi önünde nasılda duvarlar örüldüğü gerçeğinin tüm boyutlarıyla önüne koyabilecekten kaçan Ahmet’in yada Mehmet’in hiç bir KDP’sı bu ulusal davaya bir katkısı olmaz ve olmayacaktır.

HÜSEYİN AKINCİ

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

İşkenceci Paşaların Kelle-Paça-İşkembecisi

Posted by kaniyasor 23 Ocak 2015

Kani Yado – 23.01.2014:rojbasdede-e1413219006683

Sosyoloji konusu olarak esas aldığımız ‘toplum’ kavramı siyasette de temel kavramdır. Toplumlar bireylerden oluşur. Nasıl ki, birey başında beyin taşıyorsa ve bu beyin bireye ait organların sağlıklı çalışmasını sağlıyorsa toplumlar da aynı görevi yapan ‘aydın’ dediğimiz beyin kolektifine sahiptirler.

Toplumda aydınlar, yaşam yol güzergahında yürüyüşün sağlıklı geçmesi için beyin görevini yaparlar. Bu yüzden diktatörlükler ya direkt olarak ya da  kurdukları paravan para-militarist güçle aydınları imha ederler veya baskı altında tutup doğal rollerini oynamalarına engel olurlar.

Türkiye Cumhuriyeti devleti kendi bilirkişileri vasıtasıyla Kürd toplumunun okullaşma ile 1960 yıllarının ortalarından itibaren sosyal uyanış sürecine gireceklerini biliyordu ve Kürd özgürlük bilincinin sağlıklı gelişmemesi için toplumun beynini başından almanın siyasal yöntemini de hazırlamıştı.

Biz o dönemin devrimci potansiyeli olarak 12 Mart ordu müdahalesiyle tutuklanırken, İbrahim Kaypakkaya, Deniz Geçmiş, Mahir Çayan gibi devrimin öncüleri katledilerek potansiyel öncüsüz bırakıldı.  Daha sonra Kürdlere öncülük yapabilecek aydın niteliklere sahip Kürdler bir şekilde imha edildi.

Yaşıtlarımız 1970 yılları başında TC derin yapılanmasının  devlet güdümlü dinci örgütler, Kürd  siyasal yönlendirme ve Türk solunu yolundan  saptırıp yönlendirme hazırlıklarına nasıl başladıklarına şahit oldular.

TC derin yapılanması çok hızlı bir atak yaparak kendi yönlendirici Kürd ve  Türk sol ve sağ kadrolarını yapılandırdı.

Bu hazırlıklar 12 Eylül paşalar diktatörlüğünün ve bunların güdümündeki her türlü sol, sağ ve dinci yapılanmaların hazırlık aşamasıydı.

Bir taraftan toplumun değişim potansiyeli başsız bırakılırken, bir taraftan devlet güdümlü başlar üretiliyordu. Bu durum İttihat Ve Terakki yapılanmasının oluşturduğu Teşkilat-ı Mahsusa’dan beri hep böyle devam etti.

Biz bazen esprilerle devletin yarattığı siyasal kadroları “devlet üretme çiftliği malları” olarak ifade ettik, bazen keklik dedik.

Artık bu durum bir muamma değil. Devletin  ürettiği bu yönlendirici unsurlar şimdi kendileri kendi görevlerini anlatıyorlar. Kimi kamu görevi olarak misyonlarını  açıkça anlattılar, kimi de Türkiyelilik politikasıyla Kürdleri Türkiye’ye ve Türklüğe ısındırdıklarını bir biçimde itiraf ediyorlar.

Her toplumda olduğu gibi Kürd toplumunda da aydınlar Kürd toplumunun  beyni olduğunu kavramalıyız. Eğer beyinsiz kaldığımızı fark ettiysek aydınsızlıkta yetim kaldığımızı iddia etmiş oluruz.

Siyasetçiler üretilebilir ama aydınlar üretilemez. Toplum içinde aydınların ortaya çıkması toplumsal evrim ile ilgilidir.

TC Genelkurmay kozmik derinliğinde  yapılandırılan siyasal kudret  Kürdleri beyinsiz bırakmak için Kürdleri beyninden vurdu.

12 Eylül karanlığında beyin dendiğinde gece işkenceci hovardaların geç saatlerde gece  işkence seanslarından sonra  aç kalırken gittikleri kelle-paça-işkembe dükkanları ve  pişirilen sarımsak kokulu koyun beyni hatırlanır.

Ne ilginç değil mi?

Koyun ve pişirilmiş beyin ve beyninden vurulan Kürd milleti!

Yani koyun gibi güdülmek ve pişirilmiş beyin gibi düşünemeyen bir varlık olmak için programlanmış bir süreçte istenen biçimde yürümek!

Kürd kalemleri, Kürd aydınları, Kürd düşünürleri susturularak geri kalanların koyunlaştırılması!

Kürdlerin devletleşmek için kendi kaderini belirleme hakkının kullanılması dururken, işgalci ve talancı Osmanlı devletinin varisi Türkiye Cumhuriyeti devlet politikalarının Türkiyelilik otlağında güdülmek ne acı!

Kürdler TC tarafından hazırlanmış minderde güreşmemeliydi. Bütün Kürdler bağımsız ve özgür Kürdistan şiarıyla kendi hayatlarına yön vermek zorundadırlar.

TC, ihaneti dayatıyor! Kürd keklikleri Kürdleri tuzağına düşürmek için sinsi sinsi çalışmaktadır!

Kürd sorununun adresi MİT değildir. MİT ile görüşmeler acı bir komediden başka bir şey değildir!  Toplumsal sorunların çözümünde taraflar istihbarat örgütleri olamazlar, toplumlar kendileri taraf olurlar.

MİT ile dayatılanlar TC faaliyetleridir, Kürdler bu oyuna girmek zorunda değildir. Kürdistan devletinin ilanı ufukta görünüyor. MİT’in ürettiği devletleşme karşıtı saçmalıkların maskesi düşmüştür.

Kürdistan’ın bağımsızlık hakkına, müstakbel bağımsızlık ilanına, dinsel, mezhepsel, siyasal gerekçeler ileri sürülerek dil uzatabilecek kadar ileri gidenlere Kürd ulusu gereken dersi verilebileceğini başta Ankara siyaseti peşinden koşanlar olmak üzere her kesin iyi anlaması gerekiyor.

Ankara siyasetinin talimatlarıyla düşünmeyen ekseriyetimiz vardır. Her kesin bağımsız Kürdistan hayali vardır ama bizim adımıza Ankara siyasetine güdümlenenler bizi nereye götürüyorlar?

Kürd toplumu Ankara siyasetine güdümlenen siyasal rant hesapçılarını konuşmaya başladı. Canını ortaya koyan Kürd savaşçılarının TC’nin hizmetine alınması mümkün değildir.

TC devletinin hizmetine giren taşeronlar bir an önce  Kürdlerin yakasından düşmeleri gerekiyor.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

TC Unsurlarının Barış Ve Çözüm Balonu Söndü

Posted by kaniyasor 21 Ocak 2015

Kani Yado – 19.01.2015rojbasdede-e1413219006683

Biz “barış ve çözüm” denen devlet söyleminin balon olduğunu defalarca   ifade ettik, yazdık. Kürdleri yönlendirme ve TC tarafından istenen biçime kavuşturma faaliyetleri yeni değildir. Şüphesiz, bunun 1970 yılları öncesi ve 1980 yılları sonrası da vardır.

Birinci Cihan Harbinde de “devlet üretme çiftliği mamulleri” şeklince ifade ettiğimiz TC’nin derin ilişkileri yeni denge koşullarında daha sinsi biçimde yine önümüze çıkmıştı.

Biz Osmanlı devletinin son sürecinde ve İttihat Ve Terakkinin cumhuriyet ilanından önceki ve sonraki faaliyetlerini ve kullandıkları Kürd misyoner işbirlikçilerinden haberdarız.

TC’nin istihbarat teşkilatı, kendi unsurlarıyla yaptığı gizli görüşmelerle barış ve çözüm ismiyle bir umut balonunu medyadaki kiralık kuşlarıyla sürekli uçurdu ve toplum bu yapay umudun beklentisine terk edildi. Bu unsurların kapalı kapılar arkasında konuştukları Kürd çözüm sorunlarıyla ilgili değildir, TC’nin lanetlik kırmızı çizgileridir!

Barış ve çözüm sorunları gerçekten istihbaratçıların işi olsaydı hepimiz bu yalana inanabilirdik. Türkiye cumhuriyetinin amacı Kürdleri bir umutla oyalayıp Kürdlerin asimile edilebilir ortamını sağlamak ve umudun belirsizliğine terk etmektir.

TC’nin amacı, çözümsüzlüğü  zamana yayarak Kürdleri asimilasyona razı edilebilecek duruma getirmektir.

Yalanlar havada uçuşurken şiddetin biçim verdiği toplumun genetik özellikleri ne barışı ne de  çatışmasızlığı sindirebilir.  Şiddet toplumları için boş zaman yoktur, en azından bir teneke çalar hoplar zıplarlar.

Şimdi ikinci aşamada Kürdleri birbirleriyle çatıştırmayı denemektedirler. Eski dönem bitti, TC Kürdleri Kürdlere karşı çatıştırmayı denerse kafadan balyozu yiyecektir!

İster  kanton formülleri, ister  demokratik özerk talepler  Kürdistan’ın bütünlüğü içinde  savunulursa bunun anlaşılır yanı vardır.

TC memurlarının  bir kısım Kürdlere ezberlettiği Misak-i Milli denen suiniyete bağlı işgal amaçlı yemini Kürdlere dayatırlarsa, bu iğrenç oyunun tezgahlanmasına yardımcı olan Kürd unsurlar insanlık düşmanı olarak teşhir olacaklardır. Çünkü bölgenin terör belasından kurtulması Kürdlerin  bütünlüğünden geçer.

Tarih tekerrür mü ediyor?

Saddam Kürdleri katlederken yine bir kısım Kürdler Saddam’ın yanında yer almıştı. Bu insanın kendi katiline sevdalanması olarak  biliniyor, hem de kara sevda!

Kantonlar bir bütünün parçasıdır. Kürdistan’ın bütünlüğünü dile getirmeden kantondan bahsederken hangi bütünün parçası olmak istediklerini açıkça dile getirmiyorlar, çünkü onun arkasında TC’nin iğrenç oyunları vardır!

Burada derin bir hile vardır, Kürdler mutlaka uyanmalıdır. Hakan Fidan ve hevalleri yine devrede…

Kürdler dünyanın başına bela olan barbarlara karşı insanlık erdemlerinin yanında yer almış canlarını ortaya koymuşlar. Kimse TC derin planlarına kurban edilmek istenen oyunlara göz yumamaz.

TC istihbaratının güvendiği keklikler de TC’yi kurtaramaz artık. Kürdler yalnız bırakılmayacak ve Kürdlerin geleceği devlet olarak ortaya çıkma biçiminde olacaktır. Kürdler bu tarihi şansa sahip iken TC’nin geleceği belirsizdir şimdi.

  1. Yüzyıl ukalalık ve külhanbeylik yüzyılı değildir. kendi fatihleriyle, kahraman Şabanlarıyla iftihar eden barbarların maskeleri düştü. Son çırpınışlarında terörü can simidi olarak kullanıyorlar!

Tüm dünya ülkeleri ve milletleri insanlık erdemlerinde ve yaşam unsurlarından yararlanmada ortaklaşmanın arayışında olmalıdırlar. Demokratik düzenlerde sektörlerin de demokratik işleyişleri vardır. Artık sektörler milli olmaktan çıkıp dünya ortaklaşmasına dönüşürken diktatörlüklerin hala cahiliye dönemlerinin tek tanrılı siyasetlerine  takılı kalmaları çok iğrençtir.

Gayrı meşruiyet üzerinde yaşam kurmaya çalışan barbarlık sadece insanları yönlendirme, aldatma becerilerine sahiptir. Sadece şizofrenlerin insanları değiştirme kararlıkları vardır ki, onlar tedaviye muhtaç ruh hastalarıdır.

Biz, bireyin ve toplumun tekamül ederek tek tanrılı siyasetin iğrenç tabularına secde etmeyi terk edeceğine inanıyoruz…

Dünyanın içine girdiği süreç Türkiye’nin göz boyama politikalarıyla gölgelenmesi mümkün değildir.

Hakan Fidan  ve Ankara sevdalı Kürd dostlarının çözüm yalanları ve oyalama  çabaları boşa gidecek. Kürd ulusunun  devletleşmesine karşı hiç bir barikat duramaz.

Kimse sağ, sol,  mezhep, meşrep gibi bölge hastalıklarını önümüze koymasın, aklıselim bu hastalıklı unsurları ezer geçer.

Mezopotamya güneşi yeniden aydınlatacak. Kürdler Ortadoğu için aydınlıklı günlerin öncüsü olacaktır.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

YALANLARIN DİBİ KARANLIK YÜZÜ KARADIR

Posted by kaniyasor 17 Ocak 2015

Kani Yado – 17.01.2015:kani

İsmini hatırlayamadığım bir kaynakta okuduğum bir yazıda yalanların tüm kötülüklerin müsebbibi olduğunu yazıyordu. Bu iddia üzerinde  iyice düşündüğümüzde, gerçekten insan zımnî olarak veya aleni olarak yalan söylemezse dünyada kötülük olur mu?

Her kes elini vicdanına koysun ve düşünsün! İnsanlar günde kaç yalanı sorumsuzca sıkıyor?

Biz ‘yalan’ kavramını sadece bir amaçla planlayıp söylediği gerçek dışı iddiayı kast etmiyoruz.

Doğru zannedilip bir yalanı yüzyıllarca günlük yaşamın söz piyasasına süren yalancıların durumunu bilmek zorundayız.

Aksi durumda  DAİŞ gibi yalancılar Rabbimizin adına çok can alır, insanlar kan içinde yüzer.

21.Yüzyılda insanların Rabbimizin yarattığı yerleri ve gökleri, tüm canlı ve cansız varlıkları tanımadan Rabbimizin adına uyduruk iddialarla O’nun muhafızlığına soyunmaları çok komik olduğu gibi sonuçları itibariyle çok can yakıcıdır.

İnsanoğlu yalanları egemen olduğu din siyasetleri ortamında Rabbimizi tanımlayamadıkları gibi onun eserleri hakkında doğru bilgilere sahip değildirler.

İnsanlar hala güneşin doğduğuna ve battığına inanıyorlar. Oysa güneşin doğması ve batması, güneşin yol alıp dünya aydınlattıktan sonra dünyayı terk edip gitmesi demektir.  Bu doğru mu?

Güneşin kendi yerinde sabit kaldığı ve Rabbimizin kudretiyle oluşan bir enerji kaynağı olduğu ispatlandı. Bu durum böyle zuhur ettiğine göre zahiri bir vakadır.

Buna rağmen her gün neden yalanlar tekrarlanıyor?

Buna yalan alışkanlığı mı diyeceksiniz?

Böyle alışkanlıklar çok ayıptır, aynı zamanda Rabbimizin varlık gerekçesinin inkarıdır!

İnsanlar hala yalanlara saplanıp kalarak güneşin doğup battığına inanıyorlar ve günlük yaşamlarında bu zahiri olaya rağmen böyle yalanla ifade ediyorlar.

Kimse yalanla ölmemiş ama 21. Yüzyılda artık bu yalanlar insana yakışmıyor. Bu kadar da yalana alıştırılmışlık olmaz! İnsanlar bu şekliyle Rabbimizin hiç bir nimetini hak etmiyorlar. Kendi karanlık dünyalarında yalan saçmaya devam edecekler.

Daha önce biz her yıl geniş bir coğrafyada kutlanan “Nuroz-نوروز” bayramının Mezopotamyalıların astronomi bulgularından sonra coğrafyamızın bayramı olarak kutlandığını hatırlatmıştık.

Bu iddianın mitolojik yalanların dış çeperine çarpıp etkisizleşeceği muhakkaktır.

Çünkü günümüzdeki bir çok bilimsel ve teknik gelişmelere  rağmen yalanların inançlar piyasasında daha fazla para ettiğini biliyoruz. İnsanlar çamurdan yaratıldığına inandıkları için gerçekleri çamurlayabildikleri gibi, birbirilerini çamurlamayı yaşamın düsturu olarak algılıyorlar.

Savaşlar bu çamurlamanın en kirli biçimi değil mi?

İlmi tespitlere göre birileri yalanlardan nemalanmıyorsa o yalanlar piyasaya sürülmez.

Geçmişe bir göz attığımızda insanlar sınıflara ayrılmadan, egoların dürtüsüyle çıkarlar bir sisteme dahil edilmeden ve toplum üzerinde tahakküm tesis eden sınıf devletleşmeden önce kimse yalanlara ihtiyaç duymamış ve herkesin yüzü gül gibi güleçtir.

Demek ki, tüm kötülüklerin anası olan yalan aynı zamanda mülkiyetten beslenir. İhtiras olmadan bu gereksinim ortaya çıkmaz. Yalancı bir lider ülkeyi aile şirketine çevirmek istemezse diktatör olmaz! Zengin-fakir kıskançlığı ve çatışması yoktur.

Toplumlar sınıflara ayrıldıktan sonra insanın insan üzerinde tahakküm kurma güdüsü gelişti. Bu güdüleri tatmin etmek için insanı kendine bağlamanın en etkili yöntemi irade gaspıdır.

İnsanları kendilerine bağlamak isteyen erk yalan söylemek zorundadır. Bu yalanlar din ve devlet sistemi içinde kalıcılaşınca yüzyıllarca kanlı olaylara neden olabiliyor.

Tahakkümü esas alan güç, şiddetten başka dini veya siyasi ikna yolunu tercih eder. Bu yüzden yalana gereksinim duyar!

Tahakkümcü eğilim, Rabbimizin adına veya siyasal tercihlerle ezilen sınıfın özgürlük ve huzurlu yaşam taleplerini söz cambazlığında kullanarak insanların güvenini kazanırlar.

Biz günümüzde meseleye hep sınıfsal açıdan bakmazsak hiç bir olayı çözemeyiz.

Eğer IŞİD belası dünyanın başına bela olmuşsa geri toplumlarda  asalak bir sınıfın tercihinin örgütlü hale geldiğini anlamalıyız.

Köle-efendi ilişkilerinde kölenin efendisine sadakati esastır. Köleliğe aydın, yazar, siyasi makyajlar vermek şeklindeki ayarlar düşürülmüşlüğü örtemez.

Din adına, devlet adına, devrim adına ortaya çıkan muhteris liderlerin stratejik amaçlarını bilmek zorundayız.

Devlet liderlerine, örgüt liderlerine yalanların cazibesinde kapı kulu niteliğinde sadakatle bağlı olanlar için kölelik mukadder olmuştur.

Yalanların kalıcı olması için  dünya efendileri “saygı” kavramını iyice süsleyip püslemişler. İnsanları  bu şekilde hizaya getirmeyi amaçlamaktadırlar.

Zalim saygıyı sevmek ile bağdaştırmadan kendi kontrolünde tutmak için bekler. Bir çok insanın değersizliğinde değerlenen tabuların ne olduğunu bilmeliyiz.

Rabbimiz adına üfürülen çöl vahşeti yalanları dünyanın büyük kısmının kimyasını bozdu. Bu yalanlarla bir nizam oluşturulmuşsa her kes yalana tutsak olur.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

TARÎTÎ Û ŞAREZATÎ

Posted by kaniyasor 15 Ocak 2015

Kanî Yado – 15.01.2015rojbasdede-e1413219006683

Şarezatî ya Mezopotamya, hezar û çarsed sale bin zordestî û tadeyên barbaran dinale. Mezopotamya çardeh sedsal bin tarîtiya îdeolojiya fermî yê keveperestan jiyana xwe dajo.

Şerê Kurdan hemberê barbaran, him şerê neteweyî, him şerê navneteweyî, him jî şerê mirovatiyê ye.

Ji boy Kurdan avakirina dewleta neteweyî hewceyî ye. Him boy neteweya Kurdan, him ji boy navnetewiya cihanê û mirovatî hewceyî ye.

Bi ronahî ya Mezopotamyayê tarîtîya barbarî tê qelaştin û li ser Mezopotamya ku, du çemên Kurdîstanê diherike û carek din fîrdews ava dibe.

Di dîroka cîhanê de beşa dîroka şerazatî cîhek gelek girîng girtiye. Mirov dikare bêje şerazatî rohanî, sazûmanên barbarî tarîtîye.

Di dîrokê de sedema hêrîşên li ser welatên şerezatî barbariye. Şerazatiya Misirê û şerazatiya Mezopamyayê bi hêrîşen barbarên çolê hatin hilweşandin.

Me di dîroka Kurdîstanê de dîd ku, jiyana şarezatî ya ronahî di tarîtiya derewên reş ên dagirkerên çolê, ango bi zordestiya Erep û Tirkan de wenda bû.

Gelên heremê bi derewên olî, bi navê Xudayê erde û ezmanan hatin xapandin. Derewên rûreşan, rewşa gelên cihanê vêran kir.  Sazûmanên rûreşan, ango jiyana a tarî û jiyana bin zilma zordestan dinalên. Jiyana hemû gelan bi vî awaye.

Îro jî li ser mêjiyên Kurdan zor û zordestî heye. Kes nikare bi mêjî û hişê xwe bifikire. Bi ezberan difikirin û bi talîmatan gavan davên!

Zordest bi navên wan difikire! Bingeha sazûmanên rûreşan de her dem xapandin heye!

Barbarên rûreş dixwazin bi sazûmana barbarî, bi rengê olî mêjiyê gel de cîh bigirin û bi derewên bêbingeh bigirin bin nîrên xwe.

Di jiyana Kurdan de jiyanek ronahê hebû. Gelên Mezopotamiyan bin tarîtîya Ereban,Selçûkiyan û Osmaniyan çardeh sedsale helak bûn.

Berê ola Ereban jî Kurd xwediyê ol bûn. Lê olên çolê û olên gelên şerazarî cûdane. Olên çole li ser bingeha hovî ava dibe, olên gelên şerazar di ronahiya jiyana şerazarî de ava dibe.

Misir jî bin hovîya çolê de çolê de ma û pirsgirêkên gel çareser nabe. Di Sedsala 21. de  mirovatî hemberê hoviya sazûmana çolê, hemberê terorîzma heremê stratejiyek hemdemî dixwaze.

Di herêmê de azadîxazî û hovî, her kes û her malbatê de tê ser zimîn. Lê ser xwastin û nexwastinê ewrên tarî digerin! Jiyana mirov di sazûmana hovî de ne azade.

Tenduristî ya civakî vî rewşa nexweş de çawaye?

Kevneperestî wek newxeşiyek bêdermane, wek bêmejî û bêhişe. Mirov bê mêjî û bê hiş çawa perwerde dibe? Mirov bi pifkirinê perwerde dibe?

Di jiyana hovî de namûsa wîjdana kesî tine. Kes û hovî ya kes, hevre jiyanek bêrûmet dajon. Aqlê selîm mefhûmek bi nirxe, lê vî jiyana hovî de mirovên aql-i selim hene?

Çardeh sedsela hovîtî bi rûmetên mirovatî dileyze. Kurd û gelê din li Mezopotamya dijîn, xwe  ji hovan diparêzin. Gelek kes jî hene ketin rengê hovan.

Em gelek baş dizanin ku, nêçîvanên hov, boy nêçîra çûken belengaz dafan an jî çekan amade dikin. Bi dafan çûk tên xapandin û bi çekan çûk tên kuştin.

Kurd bi dafên nêçîrvanên Ereban û Osmaniyan bindest nebûn?

Kurd bi çekên Ereban û Osmaniyan û Tirkan nehatin kuştin?

Mirovên hov neçîra gelên mazlûm dikin. Dujmintî û nêçîrvaniya wan hemberê jiyana azade. Kewan dikin qefesan û bi kewên bindest kewên azad digirin.

Tarîtîya hovîya Tırkan dixwaze bi kewa qefesê, Kurdîstan û gele Kurdan bindest bike.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

RABBİMİZ GÜZEL YARATIR, İNSAN KİRLETİR

Posted by kaniyasor 13 Ocak 2015

Kani Yado:rojbasdede-e1413219006683

Yaşadığımız coğrafyada barbarlık hortlarken dört yıl önce yazdığım bir makalemi tekrar yayınlama ihtiyacı ortaya çıktı.  Yazıda güldürüye güncel gerçeği katarken güzel bir fikir kokteyli hazırladığımı fark ettim.

Bazı öngörüler dikkat çekici olabilir. Bu öngörüler Hz. Cebrail’le değil çarşambadan dolayı perşembenin geleceğini bildiğimiz içindir.

Bilhassa çöl barbarlarının Allah’la kavgası sürekli kafamı kurcalar.

Yüce Rabbimizin yaratma kudreti yaratılanı kendine düşman etmek için değildir. O zaman insanların kendi yaratanına kastı nedir?

İnsan, dünyayı yaratan kudrete karşı isyanda! Kendini ve de dünyayı sorumsuzca kirleterek isyanını ilan ediyor. İnsan dünyayı maddi olarak kirlettiği gibi dünyanın partnerlerinden olan insanın ruhunu da kirletiyor. Masallarla, yalanlarla ve her türlü araçlarla kirletir.

Bununla da kalmıyor. Yüce Rabbimizin yarattığı insanları öldürmeyi kahramanlık olarak addederek ” Sen yarattın ben öldürürüm!” dercesine hıncını çıkarır.

İnsan, Dünyaya geldiği için mi kızgındır?

İnsanlar Allaha inat putlara tapar. Rabbimize inat Kabe etrafında döner. Ağlama duvarlarına gidip kara yüzünü duvara sürerek kinlenen gözyaşlarını döker. Atmosferi deler, denizleri, kıyıları kirletir, martıların yaşam alanlarını yok eder. Kan üzerinde, gasp üzerinde yaşam kurar. Gasplardan övgüyle bahseder, gaspçıları kahraman ilan eder ve ödüllendirir…

Çocuklar annelerine kızdığı zaman altını pislermiş. Galiba insanların tepkileri hep böyle ilginçtir.

İnsanların insanlara yaptıklarıyla da cinnetlerini sergiliyorlar. Yahudi inançlarında görüldüğü gibi erkeklerin ve kadınların cinsel organlarını keserek tepkilerini gösterdiler.

Araplar Yahudilerin bu düşmanlığı farz olarak kabul etmediler ama o Yahudi geleneğini sünnet olarak sürdürdüler.

Allahın en fazla kendi nurundan pay sahibi ettiği kadına karşı da düşmanlıklar had safhada oldu. Ahmak erkeğin kirli eli kadına değince abdesti bozuluyormuş! Bu da insanların Allaha karşı bir isyanının aptalca şekli! Hem cenneti onun ayağının altına seriyor hem de eli değdiğinde abdesti bozuluyor!

Canlıların içinde insanların Allah düşmanlığından en fazla memnun olan canlı domuzdur. Yahudiler domuzun ve tavşanın etini yasaklayınca domuzlar ve tavşanlar her yıl kurban bayramlarında Yahudilere dua ediyorlarmış. Bunlar kendilerini kurban etmeyen tüm insanlara minnettardırlar.

İnsan neden Allaha ve O’nun yarattıklarına düşman oldu?

Bilimde yaratan ile yaratılan çelişkisi diye bir çelişki yoktur. O zaman insan neden böyle kızgındır?

Camide namaz kılarken cemaatle beraber selam verdiğimizde ben şahadet parmağımı kaldırmamıştım. Her kesin şahadet parmağıyla Allah’ı tehdit ettiğini sezinledim. Ben şahadet parmağımla tehdit etmeden yüreğimle selamımı verdim.

Kiliseyi merak edip ilk gittiğimde kilisede sopalı papazları görünce geri kaçtım! Sopaları antik. O sopaları görünce Vatikan’ın yüzyıllarca insanlara reva gördüğü zulmünü hatırladım.

Bilim adamları, düşünürler doğru  düşündükleri için bu papazların diri diri yaktığı insanların acıları yüreğimde bir sızıya dönüştü. Bu anlar, İnsanın kendi hayatında kendinden utandığı anlardır!

Nedir bu kin? ’Allah’ın oğlu İsa’ kral olamadıysa kıyamet mi koptu? Kral olmak her zaman rizikoludur. İnsan kral olmadıysa bütün insanlara sopa göstermeğe gerek yoktur. İyi ki İsa kral olmamış. Yoksa babasını da yanına alarak kim bilir insanlara ne acılar çektirirdi!

Bir de bunların inanç babaları dediğimiz Yahudileri düşünün. Onların ibadet yerlerini ziyaret etmek bana kısmet olmadı. İnşallah hiç kısmet olmaz. Daha fazla üzülmek istemiyoruz.

Çocukluğumda şahit olduğum yerel inançlar vardı. Çok zararsızdılar. Kimsenin bir yerlerini kesip kanatmıyorlardı. Kimseye sopa göstermiyorlardı. Köylerinin karşısında bir tepenin üstünde azimli ve dimdik duruşuyla yukarıdan köye bakan ağaca tapıyorlardı. Ağacın azametine secde edip çaput bağlayarak dilek dilerlerdi. Demek ki bir yalanın iyi yalan olması için devlet yalanı olması gerekiyor. Bu yüzdendir devlet dinleri çok etkili oluyor.

Yalancılar yalanlarını inançlarıyla örterler. Hiç bir tarihi yalanın sahibi bilinmez. Çünkü o yalanı Allahın adına savurmuştur. Yalan deyip geçmeyin. O yalanları canına sindirenler kısır kalır. Artık düşünce üretemez. Düşünce insanın evlâdı gibi soy güdüyle neslini devam ettirir. Yalanlara kurban olan toplumların soy erdemleri biter.

Yalanların kurbanları olan toplumlarda düşünce üretimi felce uğradığı gibi teknik gelişme de olmaz. Bu yüzden inançların şiddetli bir şekilde tutsak ettiği coğrafyalarda üretim geleneksel becerileri kadardır.

İnsanın yenilikçilik yeteneği sıfırlandığı zaman hiç bir şeyde yenilikçi olmaz. Eğer yoğurttan yağ çıkarmayı bir hayvan derisinden yararlanarak öğrenmişse onu inançsal yalan süslerinin muhafazakarlığına hapsederek daha iyisini yüzyıllarca düşünemez. Deri kokusu ondan alışkanlık yaratır ve o koku ile dostluğunun bozulmasını istemez. Eskiyle yetinir. Van’da kokulu peynirin alışkanlık yaptığını biliyorum. Bu durum hangi tarihin yenilikçiliği ve ne kadar süreden beri tüketim alışkanlığı muhafazakarlığında çakılı kaldığını bilmiyoruz.

Kapitalizm rüzgârı tüm gelenekçi tarzları ve onun muhafazakar düşüncelerini yerle bir ettiğini görünce buna tekâmül ve inkilâpçı anlamlar yüklemek bizim borcumuz olur.

Tutucu toplumların imtiyazlı sınıfları da bir alemdir! Bunu tahlil etmek insanın geçmişiyle geleceğini çözmek demektir. Buna tek başımıza gücümüz yetmez. Bu coğrafyalarda entelektüel birlik askeri nizamda yürür. Talimatla düşünür, talimatla düşündürür!

Kendilerini toplumun üzerinde tanrısal makamda gördükleri için toplumu bir kul sürüsü sanırken ağzındaki piposunu sakalının görkeminde romantizme havale eder.

Bunların da Allah düşmanlığı bu şekildedir. Pipolu düşmanlık desek yanılmayız.

Benim gibi ruhani bir ailenin asi çocuğu NİETZSCHE onlarla kendini şöyle karşılaştırır:

“Derin olduğunu bilen kimse kolay anlaşılır olmaya çalışır, kalabalıkta derin görünmekten hoşlanan kimse ise anlaşılmaz olmaya çalışır. Kalabalık dibini göremediği her şeyi derin sanır çünkü.”

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

DİNİN DENSİZLİĞİ VE DİNSİZLİĞİN KİMLİKSİZLİĞİ

Posted by kaniyasor 7 Ocak 2015

Kani Yado – 07.01.2015:rojbasdede-e1413219006683

Rabbimizin adına bol bol üfürenlerin maskeleri gün geçtikçe düşüyor ama yalancılar yerinde durmuyor ve hakikatlere karşı din maskesini kullanarak varlığını devam ettiriyorlar. Yalanların ürettiği korkulara tutsak düşen insanların ruh dünyaları insanı kendine tutsak ediyor.

Çöl vahşetinin inançsal ve geleneksel yaşamına takılı olmayan aklıselim insanların “dîn karê dînane” sözü filozofları bile geride bırakır. Maneviyat kavramını sadece din ile ifade edenlerin ruhsal dünyası da zamandaş değildir.

Günümüzde, geçmişte Rabbimizin adına uyduruk dinler aracıyla insanları ruhen tutsak alan söz cambazlarının yalanlarını kendi sosyal bünyesine uymadığı için bağırsaklar ishal oldu bile. Bakın DAİŞ ne yapıyor?
Belki canımızı sıkan, onurumuza dokunan, vicdanımızı isyan ettiren selefi çöl yaşamının yaşam biçiminden başka bir şey olmayan DAİŞ’in sosyal bünyeden atılması ihtiyacı bu gerçeği ifade ediyor.
İnsanın ruh dünyasının bu çöl vahşetinin yarattığı korkuluklarla o denli kirletildi ki, kediye esir düşmüş fare gibi titremekten başka bir reaksiyona sahip değildir.
Etrafınız vatan kurtaran Şabanlarla dolup taştığı gibi, ‘işkembeden atma’ meziyetlerine sahip Recep’lerle doludur. Halk arasında sık sık duyduğunuz “atma Recep atma din kardeşiyiz!” söylemi bu ortamda tam anlamını buluyor ve yerine oturuyor.
Malûm atma ve tutma kültürüyle yetişen toplumlarda en fazla atanlar Cumhurbaşkanı olabiliyor, paşa olabiliyor. Bu koşullarda siyasal fanatikler için “en büyük paşa bizim Recep Paşa!” sloganı vazgeçilmez nimet durumuna geldi.
İnsanın yaradılışı, ruh dünyasıyla birlikte Rabbimizin eseridir. Çöl cahiliyesi bu esere dokunarak geniş coğrafyadaki talihsiz ve mağdur insanları kendine benzetti.
Çöl doğal koşullarının ürettiği zalimler, toplumların ruh dünyalarını esir aldı. Bunu başarmak için zor ve zorun dinsel ideolojisini kullandı. Günümüzdeki şamatalardan da gördüğünüz gibi uydurdukları yalanlarla insanın maneviyatı çöplüğe çevrilmiş.
Dindar insanların dinsiz insanlara nazaran manevi dünyalarının daha sağlıklı olmaması tesadüf değildir. Rabbimizin adına söylenen ve kayıtlara geçirilen yalanlarla toplumun yönetiminde ve yönlendirilmesinde kullanılmak üzere inançsal/siyasal bir sisteme dönüşen dinlerin yarattığı korku atmosferinde oluşan ruh hali nasıl sağlıklı olabilir?
Biz bu yalanlara inananların manevi dünyadan yoksun diyemiyoruz ama sağlıksız ruh haline sahip olabileceğini açıkça söyleyebiliyoruz.
Rabbimizi bir korkuluk, cezalandırıcı, sevgiden yoksun, yasakçı olarak gösteren dinlerin yarattıkları korku atmosferinde insanların sağlıklı manevi dünyaya sahip olabileceklerini nasıl düşünebiliriz?
Bir din mümini, ellerinde gürzlerle, zülfikarlarla, keskin kılıçlarla mazlum hakların üzerine giderek ülkelerini talan eden Alilerin, Osmanların, Abdulcabbarların canavarca ruh hallerine sahip olduklarını düşünememek için binbir çeşit takla atarlar! Şiddeti kanıksadıklarından dolayı manevi dünyaları erkekliği azmış DAİŞ’çilerin savaş meydanlarından farksızdır!
Din için savaşan insanların kudurmuş aklı bu hastalığın müzmin şeklidir. Biz bu konuları açtığımızda siyasiler pirelenirler! Çünkü, siyasiler de aynı şeyi yapıyorlar. Toplumun bu kesimi öncelikle dini kullanarak insanların iradelerini kolayca gasp etmenin hesaplarını yapmakla meşguldürler. Siyasette elifi tanımayanların dindar görünmelerinin altındaki gerçek bu değil mi?
Gericiler maneviyat konusunu din ile ifade ettiğine göre, insanı bu yanlışa götüren sakatlıkla din ve maneviyat konusunu çözemez. İnsan dinlerle Rabbinin yaradılış biçiminden ayrılarak tutsak yaşam biçimsizliğinde sağlıksız manevi dünyaya sahip olur.
Bir çocuk ana rahmindeki yaşamından ayrıldığında Rabbimizin bir harikası olarak dünya yaşamımıza aday olur. İnsanlar kendi karanlığından ürettikleri din ve siyasal sistemlerle Rabbimizin bu harikasını kendine benzetmek için elinden ne geliyorsa yapmaktadırlar. Bu çaba kısa zamanda semeresini verir.
Coğrafyamızda insanın yaşam serüveni doğumla birlikte gerici Arap karakoluyla karşılaşır. Arap isimleri verilir, kulaklarına Arapça bir şeyler fısıldanır! Küçük akıllarıyla Yaradan’ın sadece Arapça bildiğini sanıp O’nun diliyle harika çocuğu kendi karanlıklarıyla bozmaya çalışırlar. Yalanlarla çocukta karanlık karakolların inşa hazırlığına başlarlar.
Çocuğun dinsiz kalmasından mı korkuluyor?
Oysa, dindar ve dinsiz olan her kes maneviyata sahiptir. Maneviyatsız insan yoktur. Geri insanın manevi yanının, çağla uyumlu olmayan geri dindar insanın Rabbimize bilinçli olarak inandığını söyleyebilir miyiz?
Tam tersine insanın maneviyatın ideal ölçülerde kültürel değerlere sahip olması için gerçekdışılıktan, hurafelerden, dini yalanlardan mümkün olduğu kadar arınması gerekiyor.
Gericiliğin insanın müspet akılla donanmasını engelleyen geri ortamın ürünü olduğunu biliyoruz. Bu ortam çöl dinlerinin geniş alanlara yayılmasına neden oldu.
Asırlardır çıkarcı parazit sınıf, dinlere dayanarak insanları yalanlara ve hurafelere yönlendirerek insanın kafasını Arap karanlıklarına çevirdiler. Çöl dinlerine inanıp sağlıklı ruh dünyasına sahip olan insanlarla hiç karşılaştınız mı? Hepsi sanki Osmanlı paşası, maşallah!
Dinler Rabbimizin yaradılış güzelliğinde ortaya çıkan güzel esere dokunarak onu doğallıktan uzaklaştırırken şiddeti insanın kaderi haline getirmesi düşündürücü değil mi? İnsanlar doğallıktan uzaklaştıkça Rabbinden uzaklaşır.
İnsanın doğallığına dokunulduğu zaman çirkin ile güzel, yalancı ile doğrucu, bilim ile bilim dışılık bir arada olmaz ama yaşam bir mezarlığa döner.
Karşıtların olmadığı yaşamda ölü sessizliği olur. Düşünce tarihini bilenler düşüncenin diyalektik karşıtlığında düşünce gelişiminin ortaya çıktığını iyi bilirler.
Yaşam tek başına üretim ve kar amacında değildir. İnsanın sosyal bütünlüğü ve onun maneviyatıyla güçlendirilmeyen yaşam, çöl dinleri gibi insanı insan erdemlerinden uzaklaştırır ve savaş, talan ve işgal zihniyetlerine sürükler.
Ne ilericiler ne de gericiler maneviyatsızdır. Sadece yaşamın ve bu yaşamın ruhsal dünyasının niteliği belirleyici rol oynar. Gericilik insanın kendine karşı en büyük saygısızlığıdır. İnsanın kendisine, başka insanlara sevgisi ve saygısı olmayanların Rabbimize din üzerinden saygı gösterisi sahtekarlığın en murdar şeklidir.
Erkek dinleri ve siyasetleri toplumları yalanlarla kirli duruma getirdiği gibi düşüncenin ürettiği bilgiyi kirleten çıkarcı sınıf olan tahakkümcü erk bilgi kirliliği yaratarak öğrenimde ve yaşamda gerekli bilginin kirletilip insanı da işe yaramaz hale getirdiğini görüyoruz. Göreceliliği bilinen ahlak, toplumsal değer denen göreceli kavramları da kendileri gibi işe yaramaz hale getirdiler.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | 1 Comment »

PERİ MASALLARI

Posted by kaniyasor 4 Ocak 2015

Şehmus Hachecik – 04.01.2015ala-kurdistan

Kürdler ’in Kuzey ve Güney savaşı; soğuk savaş kavramı ile ısındıkça ısınıyor.

“Bu parıltılı Kürd baharında ne gerek var bu sıcaklığa?” diye soruyor muyuz kendimize?

Ne kar var nede fırtına. Ama Kürd’lük adına fırtınalar koparanlar var.

Peki bu odunu ateşe atanlar kimler? Nedir bu Kürdlük adına yapılanlar! Minareyi çalıp  kılıfı uydurmaya çalışanlar kimin hesabına çalışıyorlar acaba!

Güney Kürdistan hükümeti sayın Mesut Barzani öncülüğünde ve stratejisi ile Şengal, Kerkük şehirlerini de Kürdistan topraklarına kattı.

Kürd halkı için devletleşmeye gidilirken; Güney’de bir Kürd devleti’nin sınırları Millet olarak genişletilmesi, Kürd’ün yıllarca bu amaç ile fedakarlıklar vermiş olması!

Ama ne var ki, KCK eş başkanları ve HDP eş başkanı Selahattin Demirtaş Kürd’lük adına Irak’ın bölünmesine karşı olduklarını dile getirdiler bile!

İlk kez bir Kürd partisi başlangıcında Kürdistanî özgürlük isteğinde siyaset yaparken, ama bu şimdi değişmiş olarak karşımıza çıkmaktadır. Arttık Kürdleri Kürdlerden koparıp TC’ye ısındırmaya çalışan siyasal anlayış çıplak görünüyor.

Şöyle ki; Kürdistan’ın bağımsızlığını değil, ama Kürd halkının geleceği ve kaderi sömürge ülkeler ile bağımlı olmasıdır. Yani Irak ve Türkiye’nin bütünlüğüdür.

Kürdler’in Güney Kürdistan’da birleşik olarak değil, ama Kanton bölgelere dayalı, ırak devletine bağlı olmalarını dile getirmeleri, Kuzey ve güney çatışmasının yolunu genişletmektedir.

Bu durum ancak PKK’ye sempati duyan Kürdler‘in Güney Kürdleri’ne ön yargılı bakmalarına ve Kuzey Kürdlerinin Güney ile bağının koparılmasına hizmet edeceği görünmektedir!

Kürdler’in kendi aralarında zihniyet ayırımına, kin-nefret’te yol açtığı bir durumdur. Bir Güney-Kuzey İrlanda- Belfast oyunu mu? Ben bu oyunu biliyorum, ama duymayanlara anlatabilmeli!

Bu, T.C. Devleti’nin Kuzeydeki Kürdleri yıllarca asimile etme çabaları’nın devamına hizmettir. Böylelikle Kuzey Kürdler’ini Güney Kürdlerinden uzaklaştırılması sağlanacağı görünmektedir. Bununla beraber Kuzey Kürd siyasetine ters düşen Güney oluşumu İstenmeyen adam olarak görünmeye yol açacak bir propaganda siyasetidir. Bu durum TC’nin Kürdleri kullanıp onları karşı karşıya getirme çabası ve  başarısı değil mi?

Bu propaganda siyaseti ile Kürdler, dedelerinden, tarihlerinden ve edebiyatçılarından, günümüze kadar gelen umutların reddedilmesine neden olmaktadır. Yani ninelerimizin kış akşamlarında anlattıkları masalların doğru olmadığını söylemektir. Bir milletin geleceğini özgür olmaktan alıkoymaktır. Yani Türkiyeli, Iraklı, İranlı, Suriyeli olmaktır.

Öte yandan, Kuzey Kürdleri iç çatışmalar ile birbirlerini parti anlayışlarına ve liderliklerine bağlı kılarak uzun vadeli çatışmaya yönelmeleri Kürdistanî duruş değil, daha çok TC güdümlü yobazlığın ürünüdür.

Böylelikle Türkiye devleti, kendi askeri ve polisi ile değil, daha çok Kürdler’in kendi aralarında çatışmalarını sağlayarak amaca ulaşmayı esas almıştır. Maşa dururken elini ateşe atmak istemeyen Türkiye Kürdlerle mücadeleyi bu biçimde uygun bulunmuştur. Buda Kürdlerin huysuz bir millet olduğunun imajına yol açmaktadır. Şöyle ki; “Birine geleckte Kürdüm dediğinde, sana sorabilirler; ” Nerenin Kürdüsün ?”diye. ( Yani Güney Kürdlerinden mi yoksa Kuzey). Bazen Türkler sana sorarlar, Diyabakırlı olduğunu söyleyince; ” Diyarbakırın neresindensin? ” diye. Diyabakırın içinden olanlar tarihte daha çok devletçi idiler ya! Daha çok Türkçeye hakimler güya! Yada Elazığlıyım ve Elazığ’ın neresindensin? diye sorarlar.

Bir milletin yada bireyin “PERİ MASALLARI” olmazsa nasıl Millet olur ki?

Nasıl yaşar ki?

Nasıl insan olur?

Nasıl umudu bir bütün ve sosyal olur?

Veya özgüveni olan bir geleceği olur?

İnsani kişilik sahibi yapan değerleri değil mi?

Ataların, dedelerin, anne-babanın anlattıkları peri masallarını nasıl red eder bir kişi? Bir çocuk düşün! Hayal edecek bir masalı olmalı! Ve hayallerine sevdiklerini katacak bir masal. Dedesinden, babasından, annesinden ve geçmişinden övünecek bir peri masalı işte.

O peri masalı içinde Kürdistan, Newroz’un Demirci Kawa destanı, Siyamend û Xecê destanı, Buka Baranê olacak. Birde Penêr ê helawê- çix köfte, nanê sêlê, Bastêq û gûz, Şehriye kesme geceleri ve Xezal Xezal şarkısı olacak. Ayrıca Kürdistan kahramanları… Kısacası umut olacak.

Bu değerler olmadan kişi neyi hayal eder?

– Sex shoplara gider,

– Esrar içer ve satar,

– Kendi komşusunun evinde hırsızlık yapar,

– Halepçe, Koçgiri, değil de daha çok Filistin, Gezi olayları için bayrak sallayanlardan olur!

– Orta Asyadan gelen gri Kurdu mu? ( Yani karda cikan ses; Kart Kurt).

– Kendi celladına aşık olacak,

– Kendi değerlerine karşı inançsız, kendine düşman olur işte!

Hayır ben kendi adıma karşı çıkıyorum bunlara! Ben Kuzeyli biri olarak Güneyli kişiliğimi koruyacağım. Ve çocuklara bu peri masalımı anlatacağım.

İnançtır bu; tanı, tanıda büyü diye anlatacağım.

Yılbaşı gelmeden insanlar çocuklarına Neol babanın gelip onlara hediye getireceği söylenir y.yıllarca. Ve çocuklar dileklerini söylerler. Bir çocuk;” Noel baba gerçekten var mı? diye sorunca”. Ona:” Evet vardır”. Derler. işte bu çocuk ileri yaşta kendi umutları ile güzeli düşünerek, hayal ederek sevgi içinde umutlu büyümesine etki edecektir. Ve gelecekte kendi çocuklarına ve milletine umut veren bir yetişkin olacak o çocuk.

O umut ile batı, uzaya ve Marsa giderken, Biz Kürdlerde Kürdistan mı yoksa Türkiye’nin demokrasisi mi diye iç çatışmalara yönelik gitmekteyiz bu 2014 yılın sonuna kadar.

Umarım 2015 yılı “PERİ MASALLARININ” yıllı olur.

Selamlar.

pirozbe@msn.com

Şehmus Hachecik

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »