kaniyasor

kaniyasor.WordPress.com

Archive for Ağustos 2015

İSLAMÎ DEĞER Mİ? İSLAMÎ TEZGÂH MI ?

Posted by kaniyasor 23 Ağustos 2015

Süleyman Doğan – 28.08.2015:suleymandogan
Ne zaman İnsanlık adına bir kıpırdama olsa hemen ” İslami Değerler ” diye halaya tutuşurlar geri statükocu kimi çevreler .
Bu günlerde, bir kısım medya, yazarlar ve çizerler tarafından yine sıkça telaffuz edilmeye başlandı.

Ne yazık ki, asıl olan halkların kendi öz değerleridir. Değer halkların tarihi sürecinde yarattığı kendine özgü kültürüdür, sembolleridir, düşünceleridir. Halkların kimliğidir. Bunları yok sayıp, katliamdan geçireceksin; sıkılmadan çıkıp halkın karşısına “İslami Değer” den bahsedeceksin.

Ulan be hey yüzü kızarmaz qeşmerler! Hiç mi yüzünüz kızarmıyor, hiç mi utanma yok sizlerde?

Şöyle bir İslami esaslarla yaşayan ülkelere bakalım. Hangi İslami ülkede huzur , barış, insan hakları, kadın hakları , kısacası insanca yaşam var?
Buraların her metrekaresinde kan ve göz yaşının dışında gösterebilecek başka bir şey var mı? Demokrasiden de vazgeçtik. Bin dört yüz yıldır aynı söylem tutturulmuş gidiliyor. İslam hoş görü diniymiş, barış diniymiş söylemleri inandırıcı olamaz.

Şimdi gelin soralım:

İslam tarihi katliamlar tarihi değilse nedir, dedikleriniz bunun neresindedir?

İslami değer, Hz. Muhammed’in sağ kolu ve eniştesi Hz. Ali’ye yapılan suikast mı? Hz. Muhammed’in torunlarının Kerbela’da yaşadıkları vahşice ölüm mü?

İslam halifelerine yapılan planlı suikastlar mi? Hiç biri Allahın emriyle ölemedi. Tüm İslam ülkelerdeki diktatörler mi, krallar mı?

Demokrasinin, özgürlüklerin olmadığı, kadının mal gibi görüldüğü hatta mal niyetine satıldığı ülkeler mi İslamî değer?
El Kaide, IŞİD gibi el lanetlerin yaptığı vahşice katliamlar mı?
Kadınların mal pazarında satılığa çıkaranlar mı?

Ermeni soykırımı, Helenlerin , Keldanilerin, Süryaniler .. v.b gibi halkları katlederek ganimetleri paylaşmak mı?

Yaşam hakları olan, haklarını, haklı bir temelde istedikleri için yüzyıllarca Dersim’de, Koçgiri’de, Zilan’da, Ağrı’da… başlarına bombalar yağdırarak vahşice Kürdleri öldürmek mi?

Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta, Gazi mahallesinde Alevileri öldürmek mi?
Gencecik yaşlarda ipe götürülen ve işkencede devrimci gençleri öldürmek mi?
Şengal’de, Kobani’de insanları boğazlamak mı?
Amed, Mamak, Metris gibi esarethanelerde yapılan insanlık dışı ölüm ve işkenceler mi İslamî değer?

Roboski mi?

Suruç mu? Gezi Parkı olaylarında yitirilen gençler mi?

Eskişehir’de sopayla öldürülen Ali İsmail Korkmaz mı?

Nedir bu islami değer safsatası biri bana anlatsın!

Bu İslami değerler bilmem ki, hangi köşede saklı?

Ortada garabetin dışında değer, meğer yok! Bakın ne var?

Bin dört yüz yıldır İslam namına üfürükçüler var, sihirbazlar var.
Nasıl ki sihirbazlar toplumun karşısına çıkarlar, iliziyon gösterisine başlarlar, el çabukluğuyla yaptığı oyunu seyredenlerin dikkatini bir yere toplayarak zihinlerinin bir kısmını bloke edip dikkati dağıtıp belli bir noktaya odaklayarak hile yaparak, dolayısıyla gerçeği çarpıtarak ilizyonun hilesiyle gerçekmiş gibi karşı tarafa satılıyor.

Tam da günümüzdeki İslam’da bu hale getirilmiş durumda. Toplum bu güne dek iliziyonistlerin hileleriyle ilizyonun hilesinin doğru olduğuna inandırılmış.

Yani ortada değer kalmamış. Tezgah var. Bu tezgahta yıllar sonra ilizyonislerin becerileriyle bu günkü halı almış. Halk arasında ” Ne ekersen onu da biçersin” şeklinde özdeyiş var. İslam coğrafyası tarlalarına ekilenler bu gün terör olarak biçiliyor. Bu da şunu açıkça ortaya seriyor. “Değer” yok. Tezgah var. Bu tezgahta çıkan IŞİT, El Kaide… var!

Din bütün insanlarda hipnoz olmuş durumda. Bu güne deyin hiç kimsenin sokağa çıkıp bu vahşeti protesto ettiğini duymadım. Hallerinden memnun bir biçimde seyrediyorlar.

Ey Müslüman! Senin önüne konulan İslami değer değil tezgahtır, hala uyanmadın mı?

Eğer tarlaya ekilenler gerçekten İslam ve İslami değer olsaydı, vahşet çıkmaz insani bir yaşam çıkardı; en azından bir ülkede bir huzur olurdu.

Bakın İslam olarak kendini tarif edenler acaba bir İslami ülkesinde mi güven altındadırlar yoksa KAFİR dedikleri ülkelerde mi güven ve insani muamele görüyorlar?
Buna cevap verebilecek var mı acaba?

Ya sıkıştıklarında neden soluğu Mekke’de, Medine’de veya bir İslami ülkede değil de KAFİR diye nitelendirdikleri Avrupa’da veya başka ülkelerde alıyorlar?
Bu iki yüzlü ve alçak karakter bir başka yerde de kendini ele veriyor.
Avrupa’da yaşadıkları zaman sol düşünceyi ve insan haklarını savunan partilerle flört halindeler; ülkelerine döndüklerinden de ırkçı sağ partilerle flört halindeler.

Son olarak söylüyoruz ki, siyasallaşan bir din, din olmaktan çıkmıştır. Burada ne demokrasi ne de insan haklarını savunan bir anlayış gelişir!
Açıkçası burada insan çıkmaz!
Çünkü, din doğası gereği manevi dünya için yapılan kişisel bir ibadettir.

Demokrasi insanlık için yapılan bir düzenleme olup, eşit bir biçimde yaşamaktır. Siyaset toplumun huzuru ve refahı için ileriye dönük yapılan düzenlemeler, planlamalarla iyi bir yaşam biçimini sağlamayı amaçlamaktır. İslam ile taban tabana zıttır. Biri geriye doğru işler. Öbürü ileriye doğru işler.
İste tezgah ta buradadır.
Siyasallaşan İslam’dan medet ummak aptallıktır. Demokrasiyle bağdaşan hiç bir yönü ve yanı yoktur. Bu bir tezgahtır. Bilhassa Kürdler ve Aleviler bunu iyi anlamalı.Kim ki meseleleri bu bağlamda ela almaya veya lafa buradan girmek istiyorsa bilin ki, bu işte yine hin oğlu hinlik vardır.

Ne oldu da bu gün iktidarda olan kendini İslam diye nitelendiren parti İslam olan Kürdlere savaş açtı, gencecik kadını öldürüp çırılçıplak edip teşhir etti?
Bu mu İslami değer?
Şayet buysa lanet olsun bu ” İslami değere”
Bütün bunlar ne için peki?
Kendini mümin, Müslüman ilan eden, hatta bu ülkede “Müslüman gençlik yetiştireceğim” naraları atan, öbür yandan IŞİD’e destek vererek vahşete ortak olan ve kendini padişah sanan, kendi şahsı çıkarı için ve hükümdarlığı sarsılmasın diye gözüne kan bürümüş, “kafir” dediği milletin dolarlarını ilizyon yoluyla istifleyen bir zat mı dır İslami değer. Yahu hani kefenin cebi yoktu?

Reklamlar

Posted in BÜTÜN MAKALELER | 1 Comment »

ŞİDDET KUDURAN AKLIN, GERİCİLİK AHMAK AKLIN ÜRÜNÜDÜR

Posted by kaniyasor 20 Ağustos 2015

Kani Yado – 19/04/2012:rojbasdede-e1413219006683

İnsanın insan üzerinde tahakkümü aklın kudurduğu zamanda ortaya çıkar. Bu kudurganlığı yaşanması gereken bir süreç olarak değerlendirmek doğru değildir.  İnsanlar barbar olmak zorunda mıydı veya insanların barbarlaşmadan evrimini sürdürme imkânı yok mu?

Kuduran akıl hakimiyetini devam ettirebilmesi için ahmak akla ihtiyaç duyar. Bu karşıtlıkta efendi-köle ilişkisinde sadakat meydana gelir. Çağımızda sol ve sağ  ve şeriata dayalı diktatörler  kuduran akılla ahmak aklın esaretinde  diktatörlüğünü topluma kabul ettirirler.

Biz kendi imkânlarımızla yaptığımız değerlendirmeye göre böyle bir zorunlu süreç yoktur. Geçmişte bilgiye, beceriye ulaşan insan sayısı az olduğu için öncü insana ihtiyaç duyulmuştur. Ancak bu avantajı insanın üzerinde zulme tahvil etme ihtirası sadece talihsizlik olarak değerlendirmek gerekir.

Kurdler, tam merkezinde bulunduğu bu vahşet coğrafyasından en fazla mağdur olduğu toplumdur. Kurdlerin barbarların istilalarına uğrayarak karanlığa girmesi ve kararması tesadüf mü yoksa? Dr. Hikmet’in iddia ettiği toplumsal kader olarak değerlendirmek bana mantıklı gelmiyor. Bu tedbirsizlik ve sorumsuzluktan kaynaklanan bir kazadır! Yüce Rabbimiz  insanları Mekke  ve Orta Asya barbarlığının şerrinden korusun!

Mezopotamya ve Anadolu, geri toplumların talan ve ilhaklara uğradıktan sonra coğrafyamızın uğradığı travmalar ve kültürel yıkımdan sonra barbarlıkla benzeşerek dünyada sorunlar yumağı haline geldi. Bu talihsizlik Afrika’nın büyük bir bölümünü, Avrupa ve Afrika’nın büyük bir bölümünün kültürel değerlerini tahrip ettiği gibi Hindistan’a kadar halklar cehalet bataklığına saplandığını görmekteyiz.

Osmanlı İslam halifeliği ve İslam vesayetini taşıyarak gericiliğin temel gücü haline gelmesinin toplum üzerine bıraktığı etki ile beraber o yapı üstünde Avrupa Cumhuriyet modasında melez bir devletin şekillenmesi dünyada az görülen bir olay olarak tarihe geçti.

Osmanlı Mezarlığı üstünde şekillenen ucube bir kültür ve bu ucubeliğin demokrasi ile uzlaşmaz biçiminden sonra acayip bir toplumun ortaya çıkması bu gün siyasetin toz ve dumanı içinde sorunlar yaratıyor.

Bölgemizde en acil sorunlar, Osmanlı mezarlığının yarattığı travma sonucunda ortaya çıkan kişiliklerin kendi başına bela olup bireylerin cehalet sarhoşluğunda kendileriyle çatışan biçimler haline gelmesi sonucunda çözümsüzlüğe neden oldu. Kurd ulusal sorunun tam bu vahşetin merkezinde çözüme ulaşması diğer toplumların da sağlıklarına kavuşmasının başlangıcını oluşturabilir.

Hangi soruna bakarsanız bakın bu talihsizlik yüzünden çözümsüz oluyor. Van gölünün kıyılarını görmediğimiz halde bile kirli olabileceğini söyleyebiliyoruz. Toplum çok imanlı olunca elbette kirli olur! Temizlik imandan geliyor ya!  Toplumun kadına bakış açısını olumsuz olarak değerlendirebiliyoruz, çünkü cennet anaların ayaklarının altında olduğu için kadının değeri toplum içinde olamaz! Toplumun doğal yaşama saygısız olduğunu, orada yaşamadan söyleyebiliyoruz, neden?

Zavallı bir hayvan kış koşullarında karın metrelerce yağması yüzünden yiyecek bulamadığı için köye veya kasabaya misafir olmak istese tüm köylü onu öldürmek için topunu, tüfeğini, kılıcını, zülfikarını, xınçonun hançerini alıp saldırır ve Yüce Rabbimizin yarattığı bir canlı olduğunu aklının köşesinden bile geçirmez! Bu tespitlere olumsuz ön yargı denemez. İnsan vicdansız olunca, her türlü kötülüğün faili olurken, kendini din maskesiyle saklar!

Türkiyedeki ve Kürdistandaki siyasal sorunları ve toplumu tanımak için siyasal görüntülerini değil, ancak yaşamda karşılaşılan önemli sorunlarını tahlil ettiğinizde doğru sonuçlara varmak mümkün oluyor. Bu yüzden biz toplum ile doğa, insan ile doğanın öğeleri olan diğer canlıların ilişkilerini esas alarak toplumu doğru anlamaya çalışıyoruz.

Bu yıl Türkiye’de ve Kürdistan’da kış koşulları çok ağır geçti. Bu çetin kış koşullarında insanlar, doğamızın yaşam ortakları olan hayvanların yaşamlarını nasıl sürdürdüklerini kimse düşündü mü? Bizim Türkiye Cumhuriyeti Kemalist faşizminden bir beklentimiz yok ama Kurd yerel yönetimleri kaç ton et artıklarını, sebze ve meyve hallerinin artıklarını veya çürümeye yüz tutmak üzere olan meyveleri ormanlara bıraktı?

Kendi ormanlarının özgür yaşamını düşünemeyen zihniyet Kurd toplumunun özgürlüğünü isteyemez, kimse siyasi yalanlarla kendini kamufle etmesin, her şey yaşam icraatlarıyla ortaya çıkıyor. Kimse “biz karnımızı doyurmakla meşgul olurken hayvanları düşünecek durumda değiliz“ yalanına sığınmasın!

Politika sadece laklak yapmak değildir. Kendilerine insanim diyebilecek kadar iddialı olanlar Avrupa’ya gelip kışın kar yağan yerlerin ormanlarına bir baksınlar! Hayvanların yemesini sağlamak için her tarafa tonlarca artık et parçaları ve tonlarca elma atıldığını görürsünüz. Bir taneden fazla olmamak üzere canınız çekerse bir tane elma alıp yiyebilirsiniz. Hayvanlar insanlardan daha misafirperverdirler.

Bu yıl açlıkla karşı karşıya gelen yabani hayvanların köylere, kasabalara inerken vahşi insanların saldırısına uğradıklarını defalarca haber olarak okuduk. Ben şahsen bu haberleri okurken utandım. Müslüman mahallelerinde kimsenin utanacağını sanmıyorum! Yüce Rabbimiz bizi barbarlara benzemek için yaratmadı. Bir insan tüm canlı ve cansız varlıkları sevdiği kadar insandır.

Yüce Rabbimizin yarattığı her canlının değeri bilinmiyorsa, çirkinleşen yaşamın sahipleri olan insanların O’na inanmadığını gösterir. Din kisvesi altında inançsız olmak ne kötü şey! İnsanların Yüce Rabbimizin yarattığı insanlara düşman olduğu gibi diğer canlılara düşman olması yaratılışından dolayı değildir. İnsanın sonradan yalanlara dayalı köleci egemenlerin dinlerinden, siyasetlerden, batıl inançlarından aldıkları alışkanlıklar ve oluşturdukları şirklerle bu denli vahşileşiyorlar.

Bir düşünün Anadolu’da Mekke barbarlığına eklenen Orta Asya barbarlığının biçimlendirdiği insanların, canlıların yaşam hakkına saygılı olabilir mi? Kürtlerin ve diğer Anadolu yerlilerinin uygarlıklarını, erdemlerini yok edip onları asimile edip insanlıktan çıkararak kendine benzeten bir zihniyetin canlılara saygısı olabilir mi?

Aynı zamanda barbarların kendine benzettiği toplum ne durumda olabilir? Bu insanların Yüce Rabbimize inancı olabilir mi?

Barbar toplumlar diğer toplumları kendine benzetmeyi esas alırlar. Bir düşünün bin beş yüz yıldan beri ne yapıldı? Atlı barbar toplumlarla develi barbar toplumlar tüm coğrafyamıza cehaleti egemen kılıp coğrafyamızı dünyanın karşısında karanlığa gömmedi mi? Barbarlığın ve karanlığın öğünecek bir tarafı yoktur. Bu konuda söylenen tüm yalanların maskesi düştü.

Barbar toplumlar sürekli dünyanın en güzel toplumları olduklarını iddia edip durdular. Sonuçta çirkinlik diz boyu oldu. Şimdi dünya kara kara düşünüyor. Bu barbarlıkların insanlar üzerinde yarattığı tahribatları rehabilite etmek için tedbirler arıyor.

Türkiye’nin kendine göre yasaları, yönetimi, tedbir biçimleri vardır. Şimdiye kadar insanlar için gerekli olan bir yaşam tarzı topluma mal edilmedi.  Talancı ve yalancı ideoloji dayatılarak toplum en vahşi yaşam biçimini kanıksadı.

Kuzey Kurdistan  Kurdlerinin de kendi Mezopotamya menşeli değerleri erozyona uğrayarak kendi sömürgecisiyle benzeşti. Her halde talan ve işgal amacıyla gelen bir zihniyetin mümessillerinin sömürgeleştirdiği halklara bundan başka armağanları olmaz! Kurd toplumu siyasetin belirsizliğine itiliyor!

Kurdler başta kendi dilleri olmak üzere değerlerine sahip çıkmak zorundadırlar. Kurdler güdümlü siyasetten önce, temiz toplum için zihniyet devrimini ve ekolojik devrimini yapmak zorundadırlar. Temiz zihniyet ve temiz çevre ideali Kurd toplumunun özgürlüğünün temelidir. Toplum buna öncülük yapmayan yerel amirlerin kravatlarını sıkmalı. Kendi anadilinde eğitimi esas almayan bir girişim oyalamaktan başka bir şey değildir.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

BU DİNLER BU SİYASETLER BİRER ACI KOMEDİDİRLER

Posted by kaniyasor 19 Ağustos 2015

Kani Yado – 09.02.2014: rojbasdede-e1413219006683

Eskiden teori olarak isimlendirdiğimiz nazari becerilere “ilm-i kelam” denirdi. Tabi bu kelam ve ilmi, köle ve efendi ilişkilerinin dışına çıkmazdı. Yani siyaset de, edebiyat da efendilere köle sadakatinde kalmayı esas alırdı. Köle sahipleri düzenlerinde krallara atfedilen övgülerin dışında gazel, şiir, destan yazan şairler zindanlarda ölüme terk edilirdi.

Şimdi durum çok mu değişti?

Uygar ülkelere bir diyeceğimiz yok ama Türkiye ve çevre coğrafya liderleri tam orijinal ilm-i kelam ölçülerinde  üfürdüklerinde kahkahalara boğuluyoruz. Liderlerin icra ettiği üfürme-yönlendirme sanatı üzerine komedi yazmaktan hoşlanmamak mümkün mü? Siyasi liderlerin içinde en muhteşem olarak  kabul etmemiz gereken nurani/cübbeli Hoca konuştuğunda yerlere serilmemek için çok çaba gerekir.

Meşhur siyasi, içtima-i ve dini üfürükçülerin fanatik müritleri kızar diye fazla ileri gidemiyoruz. Başka güçlerin eliyle geri bırakılan toplumlarla alay anlamına da gelen güldürü insanı güldürürken bile insan vicdanını acıtıyor.

Aslında üfürmelerin siyasi, dini ve içtimaî ayırımını yapmaya gerek yok, hepsi bir kategoriye girer.

Üfürmeyi kutsal üfürme, kutsal olmayan üfürme şeklinde ayırsanız veya ayırmasanız fark etmez. Birileri buna uyutma sanatı diyebilir, biz üfürme sanatı diyoruz. Güldürürken bile uyutuyorsa amacına varılmış sayılır.

Rabbim liderleri, serokları, ilm-i kelam alimlerini başımızdan eksik etmesin. Onlar var olsun,  yüzümüzde gülmeler, arşı aleme yükselen kahkahalarımız eksik olmasın. Biz olmasak onlar var olmaz. Biz onları başımıza taş olarak yaratıyoruz. Bu taşı biz yaratırız biz güleriz veya uyutuluruz kime ne?

Bizim heyecan kaynağımız da bu komedilerdir. Yarattığımız taşlara, kayalara başımızı vururuz veya bu taşlar ve kayalar başımıza çarpar!

Allah liderleri başımızdan eksik etmesin, yoksa hayatta gülemeyiz, hayatta uyku tutmaz gözlerimizi ve uyutulamayız.

Siyasi liderler, siyasi abiler çok yalan üfürürler. Bana yalanın çeşitlerini sorsanız, hayırlı yalanlar ve hayırsız yalanlar diye bölmem. Aynı anlamda kutsal yalanlar ve kutsal olmayan yalanlar ayırımını da yapmam. Bölmek hayırlı bir iş değildir zaten. Yalanın hayırlısı olmaz. Yalan kavramının günahını almayalım! Hayırlı veya hayırsız olan insanın kendisidir. Yalanların komikliğiyle her kes karşılaşıyor ama her kes kahkaha atmasını, uyutulmayı beceremiyor. İşte bütün mesele buradadır. Gülmesini bilmeli. İnsan gülmezse insanın yüzünde gül açmaz.

Bu gerçeğe rağmen biz farklı biçimde yalanı yani üfürmeleri tasnif ederken:

1- Kuru yalanlar.

2- Yaş yalanlar diye tasnif edebiliriz.

Yalanlar aldatmanın atasıdır. Siyaset yönlendirme ve aldatma sanatı değil mi? Bu yüzden siyasiler atalarını severler ve bu yüzden siyasette başarılı olanlara “Atatürk” gibi adam derler.. Ataların atası Atatürk deyip geçmeyelim.

Atakürt yaratmasını doğru dürüst beceremeyen Kürd biçareleri bile Atatürk’e sığınarak üfürüyorlar, bizi güldürüyorlar ve kahkahaların içinde boğuluyoruz.

Sahiden insanlar günde kaç yalan salladıklarını biliyorlar mı?

Hayır bilemezler, çünkü neyin yalan ve neyin doğru olduğunu insan bilemez. Hele toplumu sürü olarak güden siyasilerin biçimlendirdiği insanlar nasıl bilsin? Belki bu bilmezlik kader hanesine yazılarak itibarını koruyor!

Yalan veya doğru olarak kabul ettiğimiz birçok olay görecelidir. Zamana ve mekana göre göreceli olabiliyor, bir zamana veya bir mekana göre doğru kabul edilen bir durum başka yere veya mekana göre yanlış kabul edilebilir.

Ayrıca insanın kavrayıştan kaynaklanan durumdan dolayı doğru sandığı bir bilginin yanlış olması ve bu yanlışı yaşamı boyunca kanıksaması mümkün olabiliyor diyebiliriz.

Kanıksamadan kaynaklanan yalanlar genellikle güldürü konusu için iyi bir malzemedir, ancak bu yalanlar tabulaştırılmış ise bu yalanları güldürüye çevirirseniz etrafınıza bakmak zorundasınız!

Hindistan’da ineklerle alay edemezsiniz, İslam ülkelerinde liderlerle alay edemezsiniz. Bu yüzden diyoruz ki, zaman ve mekan unsurlarını unutmamak gerekir.

Cahil toplumlarda liderlerle alay edilemez ama evrimini tamamlayan özgür toplumlarda inek-lider veya insan-liderler kolaylıkla güldürü konusu yapılabilir. İnek ana, sütten kesilen anaların çocukları için üvey anadır. Bu yüzden kutsallığı bir derece daha ilerdedir.

Lider de ademoğludur.  Adem’in soyundadır ve çamurdan yaratılmıştır. Bir gericiye “senin liderin güçlü mü?” diye sorarsanız size “evet” diye cevap verir. Güçlü ise kaç beygir gücündedir?” sorusunu yöneltirseniz belayı satın alırsınız! Kürdistan’da da bu tür sorular sorulamaz, çünkü aşiret partilerinin kolları uzundur!

Siyasi magandalar futbol magandalarına benzemezler savaş ve vuruş biçimleri çok şiddetlidir. Oysa güç bir fizik kavramıdır. Ağırlık birimi kilo olduğu gibi güç birimi beygir gücüdür ve bir beygir gücü 75 kilodur.

Yine bir mümine “Allah her şeyi yapabilir mi?” diye sorsanız gerici “amenna Allah her şeyi yapabilir, her şeye kadir olan bir kudrettir, her yerde hazır ve nazırdır” der. Tekrar “gerçekten her şeyi yapabilir mi?” diye sorarsanız, bu sefer daha kuvvetli bir şekilde tekbirle Arapça “Allahu Ekber! ” demeyi ihmal etmez. Siz haklı olarak “Allah her şeyi yapabildiğine göre büyük bir taş yapıp o taşla kendi kafasına vurup kendini yok edebilir mi?” diye sorduğunuz da yalancı çarpılır, çünkü kendine bir şirk yaratmış o şirkin ölmesini, yok olmasını istemez. O “hayır be kafir! Allah kendinden büyük bir taş yaratamaz, kendini o taşla öldüremez” der ve iyi bir yalan dolancı müşrik olduğu ortaya çıkar.

Oysa Rabbimiz fizikteki güç birimiyle ölçülemez, çünkü sonsuz bir kudrettir. Beygirin ağırlığı ve fizikte kabul edilen beygir gücü sınırlıdır. Taşların büyüklüğü de sınırlıdır. İnsanlar her zaman başlarına taş yaratırlar ama bu durum Rabbimiz için söz konusu değildir. Rabbimizin rahmeti, canlıları yaratma yeteneği de kendi kudreti gibi sınırsız  olduğu yarattığı maddenin özelliklerinde fark edilebiliyor.

Çöl bedevileri Rabbimizi İsa’nın babası yapar, Arap bedevisi onu gökyüzünün 7. katında oturan bir zalim Neron biçiminde  görüp bir korkuluk olarak tanımlar. Yani müşrikler Rabbimizin arayışına çıkarken yolda bin bir şirk yaratarak yolculuğuna devam eder ve yattıklarına dört elle sarılır.

Yalanların ürünü olan şirkleri yaratmak yalnız putperestlikte dünya birincisi müşrik Mekkeli Araplara mahsus değildir. Her yörenin siyasileri de lider-şirk yaratarak secdede kalırken bin bir yalanın dumanı altında büyüleniyorlar ve şirklerin ayak bastığı toprağı tebarik diye yemekten kendilerini alıkoyamıyorlar…

Biz, kundır kafalılar yüzünden ağzımızı açamıyoruz! İnançlara saygı, seroklara saygı, liderlere saygı, keroklara saygı, şirklere saygı! Kendimizi sıka sıka kaburgalarımız kırıldı desek yerindedir!

Kürd aydınları lal oldular korkuların tozu dumanı içinde. Gerçeklerin önü perdelendiğinden gözler görme yeteneğini kaybetti, bu durum küfürdür yanı örtülüdür. Müritler sadece ezbercidirler, bakar-kördürler. Ulu hakanların ayetlerini ezberleyip dururlar. Onlar hiç bir sınıfa girmezler. Öldüklerinde ne cennete giderler ne de cehenneme. Wêlwêl deresi denen bir yer varmış, orada ikamet edeceklermiş diye tahmin ediyoruz ama takdir Rabbimize aittir.

Saygıya/secdeye alıştırılmış kölelerin zorunlu ibadet ve itaatlerinde efendilerine karşı secdede kusur etmedikleri ve biri birilerine karşı sevgi yoksunluğunda bir yaşam biçimi oluşturmuşlardır. Bu durum daha çok sadece müşrik şeriatlarında görülmüyor, sağ ve sol diktatörlüklerde de görülmektedir.

Diktatörler ve diktatörcükler saygı kavramını çok kötü kullanıyorlar. Hele rüyalarında bir şirk/put, onbaşı, general olanlar, hayatları boyunca en zirveye tırmanmak için yapmadığı oyun, dilemediği saygı, satmadığı ve tahrip etmediği değer kalmıyor.

Saygı kavramı teşhir olduğuna ve iflas ettiğine göre biz “saygı” kavramı yerine sevgi kavramını kullansak olmaz mı?

Ama çok dikkat edilmelidir. Sevginin de yan etkileri vardır. Siyasilere sevgi olmaz. Siyasiler sevilse arpa yemiş eşek gibi şişerler. Sadece Kürdlerde bu talihsizlik yok, Türkler bu konuda dünya birincisi! Türkiye Cumhuriyeti paşası Recep Paşa sevimsizler tarafından sevildiğinde arpa yemiş eşşek gibi şişti!

Sevgi kavramını mantık ve vicdan ölçülerine vurduğumuzda, Rabbimizi tanımlamak için, O’nu ve onun eserlerini korkuluk olarak görmemek için sevelim. Canlı katletmek yaratıcı Rabbini tanımamak, canlılar arasında, insanlar arasında bölücülük yapmak gerçeklerin üstünü örtmek demektir.

Büyüklerimizi de küçüklerimizi de sevelim. Saygıyı çöpe atalım ama mağruriyetin tuzağına düşmeden sevgiyi besleyelim. Sevgiler çiçek çiçek olup her tarafı çiçeklendirsinler. Dağlar kadar büyüsünler, aralarında ırmaklar geçen ovalar kadar açılsınlar, sevda olsunlar, renk renk çiçek açsınlar gönül bahçelerinde….

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

APTALLAR PAZARI

Posted by kaniyasor 17 Ağustos 2015

Kani Yado – 16/05/2012:rojbasdede-e1413219006683

Aptallar pazarında kimse kendini aptal saymaz, her kes para etmek ister! Aptallık çok para ettiği halde, her nedense kimse kendini aptal saymıyor. ‘Püsküllü Belalar’ başlıklı yazımda aptallar pazarının genel görünüşünü şiirsel bir dille komedi şeklende yazmıştım. Aptalları bir daha bu şekilde rezil etme gereğini duymuyorum. Hem de bu iş öyle kolay değil. Bir aptalın aptal olduğunu kabul ettiğini hiç duydunuz mu?

Bir arkadaşım bana e-maille gönderdiği mektupta APTALLIK konusu üzerinde bir kitap yazmaya başladığını belirtmiş. Belki de aptallık konusuna ilgi duyduğumu fark ettiği için mektubunda değinmiş. Benim için çok cazip bir konu!

Hemen mektup yazdım. Mektubumda “aptallar pazarında kim aptal olduğunu kabul ediyor ki bu konuda araştırma yapıp yoğunlaşabilesin?” diye yazdım. Kendisinden bu konuyu biraz açmasını istedim.

Nasıl bir cevap yazacağını hiç tahmin edemiyordum. Biz bir kere aptal olmadığımıza inanmışız, kabul etmek mümkün değil. Aslında insan bu gerçeği kabul etse bu konu hakkında detaylı düşünmek kolaylaşır.

Sigmund Freud insanın bilinçaltında sondaj yapmak için kimseyi incelememiş. Kendi aptallığını, kendi bilinçaltındaki mezarlığa sakladığı korkuları, endişeleri, geçmişte yaşadıklarının bilinçaltına virüs gibi yerleşip hangi enfeksiyonları meydana getirdiğini kendi üzerinde önemli bulgularla ‘psikanaliz’ konusunda dünyada bir ilke imzasını atmıştı.

Bu konuyu çok iyi biliyordum ama ‘aptallık’ kavramıyla karşılaştığım zaman, bir aptalı incelemek için en doğru kaynak insanın kendisi olabileceğini insan ya düşünemiyor ya da düşünmek istemiyor. Bu durum sabit suçlu olan insanın kendisini sorgulamak için, insanın kendi savcısı ve kendi hakimi olarak sorgulaması ve yargılaması gibi zor bir durumdur.

İnsan kendini sürekli kendinden, kendi vicdanından saklayarak gericiliğini, gerici yaşam biçimini terk edemiyor.

-İnsan kendini kendi vicdanından sakladığı için bir siyaset, iki slogan ve bir liderle bir ömür geçiriyor.

-Bu yüzden tutsaklar ömür boyu “yaşasın padişahım çok yaşa!’’ şarkısını tekrarlamakta.

-Bundan dolayı bir köle, ömür boyu efendisine kul olmaya devam ediliyor.

-Bu yüzden ömrünü doldurmuş iki cümlelik teoriye takılı kalınıyor.

-Bu aptallıktan dolayı iki sayfa teoriyle mahallenin horozu olunuyor.

-Bu yüzden tanrı-kul ilişkisinde hala sosyalist kardeşlerim gerdanlarını şişiriyorlar.

-Bu aptallıktan dolayı profesörlerimiz piposuyla, bilimi mesleğe kurban ediyorlar.

Nihayet bir kaç yazılı eseri de bulunan arkadaşımdan cevap geldi!

Mektubunda  ’’be kardeşim benden daha iyi aptal mı olur? Ben kendimi yazıyorum kendimi! Aptal sen anlamadın mı daha?“ diye beni rezil rüsva etmiş!

Ne diyeyim adam beni rezil etmekte Allahına kadar haklıdır!

Bilim adamı, psikanalizci Sigmund Freud kendini kobay deney faresi gibi kendi laboratuarına koyup operasyon yaparak, kendi aptallığını, çekingenliğinin nedenlerini, insanın kendini kendi vicdanından saklama gereksinimini ortaya çıkarıyor, biz tek meziyetimiz olan aptallığımızı itiraf edemiyoruz!

Peki biz neyiz?

Özgürlük Mücadelesinin Avrupa’daki etkinliklerine gitmiştik. Orada gördüğüm bir manzara benim için çok önemli bulgulara sahip olmama yardımcı oldu. Bizim Elaziz’de bir şeyhin kız kardeşi, Pejmûrde Fatê dediğimiz bayan oturmuş bir sürü insan onun elini öpmek için sıraya girmişti!

Biliyorsunuz devletin Kurdistanı kendine benzetmek için yakıp yıkarken meydana gelen değişimden sonra ‘’Elaziz evliya torpağıdır. Palu’dan, Bingöl’den ve başka yerlerden gelen şeyhler Elazığa taşındıktan sonra Elaziz tam evliya torpaği oldi’’ gibi lakırdıları bizde çok duyarsınız.

Her nedense bu mübareklerin olduğu yerlerde Türkçülük bin bir rezillik şeklinde boy veriyor! Şimdi ise Süper Türkçülük dediğimiz ‘Fethullah Süperfaşistman Türkçülüğü’ modası başlamış Elaziz’de! Tam bir süper Aptal General Recep Tayip Türkçü pazarı!

Bizim köyün Şeyhi’nin kardeşi Deli Fatêyi tanıdığım halde, uzun süredir ayakta sırasını bekleyen birine sordum “bu bayan kimdir?” diye.

Bana ‘’bu bayan Yemen ellerinin bir evliyasinin kiz kardeşidir, cok mübarektir” diye cevap verdi. Ne yalan söyleyeyim, Fatê’nin bizim köyün delisi olduğunu söyleyemedim vallah Arabistan’ın çamur yağmurlarıyla çamurlanan gericiler insanı linç ederler! İnsanın din aptallığının ibresi yükseldiğinde Kürt mürt dinlemez!

Hemen bu manzaranın fotoğrafını beynime çektim. Objektifime güveniyorum. Not almak âdetim değildir. Önümde notla hiç bir zaman konuşma yapmadım. Ya ezberim çok kuvvetlidir ya da hiç ezberci değilimdir ondan. Ona ben karar veremem ama Deli Fatê’nin elini öpmek için sıraya giren her hes için söyleyecek lafımı biliyorum: ‘’Aptallar! Apatallar sizi tazı olarak koşturan siyasi avcılardan daha aptalsınız! Siz benden daha aptalsınız ey aptallar!’’ dedim içimden: Kimse duymasın diye isyanımı çok sessiz haykırdım!

Bir hikâye anlatayım. Birçoğu bu hikâyeyi biliyor, tekrarda bir mahsur yoktur.

Yoksul bir adamın, gözlerine meftun olduğum bizim güzel gözlü kara eşek gibi bir eşeği varmış. Tek serveti ve son model Mercedes olarak nitelendirdiği eşeği ölmüş. Artık onun ayaklarını yerden kesen bir araç yok! Hiç bir şeyi kalmamış. Ağlamak sızlamak nafile!

Sevdiği eşeğinin leşi kurda kuşa yem olmasın diye bırakıp gitmemiş, gece karanlığında bir mezar kazıp gömmüş. Eşeğinin mezarının başında ağlaya ağlaya sabah olmuş. Sonra politik bir çözüm şekli aklına gelmiş! Çantasından bir kağıt çıkarmış üzerine “BU KABİRDE MUHTEREM BİR EVLİYA YATMAKTADİR, RUHUNA EL FATİHA!“yazmış.

Üstüne derme çatma bir kulübe yapmış, her kes oraya hediyeler bırakmış, paralar atmışlar oraya. O gündür bu gündür her kes onu ziyaret etmektedir. Şimdi anlıyorum ki bizim köylü Şeyhin her şeyi mübarektir!

Ölse bile ölüsü para eder ve sonra gelecek olan yedi nesli bu aile şirketinden beslenir.

Haşa! Ben bir eşeği aşağılamıyorum! Eşeklerin aklına, emektarlığına, kaşlarına gözlerine, boyuna endamına meftun olduğumu her kes biliyor. Ömrümün büyük bir bölümünü eşeklerle geçirdim. Atlar, katırlar kıskanmasınlar ama eşek ve öküz bizim üretim araçlarımızdır. Onlar olamasaydı, biz tarlalarımızı süremezdik, buğdayı arpayı harmana taşıyamazdık, daneyi değirmene götüremezdik. Hiç bir zaman eşekleri öküzleri aptallardan aşağı görmedim.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

ÜMMETİ-İ MUHAMMED’İN PÜSKÜLLÜ BELALARI

Posted by kaniyasor 16 Ağustos 2015

Kani Yado:rojbasdede-e1413219006683

İtalya’da “kralın püskülü” anlamına gelen faşizm belası, Almaya’da Hitler Nazizmi, Türkiye’de Kemalizm belası olarak dünyada her kesin liderlerin karşısında Mehmet Metiner olduğu  bir sistem ekolünü meydana getirdi.

Ümmet-i Muhammed’in toplumsal ilişkileri de baş ve kıç münasebetlerinde ele alındığında aynı bela ile karşı karşıya geliyoruz.

Bu durum her şekilde insan davranışlarına yansıyor. Malumunuz bir şeyh, ağa ve Kerbela matemcilerinin baş belası seyit veya başka bir bela  çocukları severken hep ”sen kimin sıpasısın?”  diye sorarlar çocuklara.

Çocuk ise sevine sevine koşar evine “anne efendimiz bana sıpa dedi” diye sevincini söyler annesine.

Üfürükçüler şifa diye düşürülmüşlerin yüzüne tükürürken, liderler koyun toplumlara küfrederken bile ilham kutsiyetinde ayeti kürsü gibi gelir düşkünlere.

Mehmet Metiner kardeşimizin itaat konusunda sosyolojiye ve siyasal bilimlerde katkısını unutmadan örneklendirebiliriz.

İnsanların Tanrı-Kralların, tekmeci, tekçi ve keçi liderlerin karşısında Mehmet Metiner olduğu toplumlarda kimse insanı insan yerine koymamış, hiç olmazsa sıpa yerine koymuş!

Sıpa güzeldir, güzel gözlüdür, kim sıpaya benzemek istemez ki?

Kim sıpanın gözlerine meftun olmaz ki?

O gözler ki dünya güzeli gözler…

Yaşam çekilmez olurken bazen acıların, dertlerin, kaderin ve kederin neden olduğu zengin sanatsal zenginliğin bahşettiği tiyatro seyredilmeye değerdir her zaman. Hayat acılarla ballanırken komedilerden neşe, neşeden zevk, zevkten tat alır insan!

Palu-Karaçor’un Ağası bana ”sen kimim oğlusun” diye sorduğunda ‘’ben bizim kara eşeğin oğluyum’’ demiştim.

Babam beni çok sevdiği için hep ’’lawê kerê reş’’( kara eşeğin oğlu) diye hitap ederdi. Ben buna gerçekten inanmıştım.

Ben oldum olası eşekleri sever, onların eşekliğini, onların emekçi duruşunu hep referans alırım.

Bizim güzel gözlü bir kara eşeğimiz vardı. Ben onu çok severdim, hep etrafında dolanırdım, endamına, gözlerine meftundum. Eşeğimiz erkek mi erkek, mert mi mert. Kürdler “him mêr, him camêr him jî merxas” derler.

O yüzden babamın bana  ”kara eşeğin oğlu” şeklinde hitap etmesiyle gurur duyuyordum.

Kara eşek deyip geçmeyin, notalı bir zırlaması vardı, köyden köye, köyden şehre, şehirden şehre ulaşan Osmanlı borazancı başının borazanından daha yüksek sesi duyulurdu.

Onun sesini Mazgirt’te, Mohundu’da duymamak mümkün değildi.

Malumunuz hayat sadece çocukluk evresi değildir. İnsanlar büyüdüğü zaman dünyanın sakat kafasının şakası olmaz. Tımarhane gibi maşallah!

Dünya harikası çocukluk evresi bittiğinde belalı dönem başlar! Büyük adamlar, büyük aptallar, büyük liderler,  büyük deliler!

Elinde sopası, sopanın püsküllü belasına güvenirler! Büyükler gerçekten insanı divane ederler. Küfrederken bu aptal akl-ı evvel secdedekiler “bu küfürlerde bir hikmet vardır” derler. Hâlbuki ne diktatörlerde ne de hikmetlerinde vardır bir hüner!

İnsan kendi küçüklüğünde onları büyüttüğü için fareyi deve görür.

İnsanlar sınıflı toplumlara geçtikten sonra insanlar arasında büyük-küçük mukayeseleri başlamıştır.

Tabi insanları küçültmek için siyasi maharetlerle yontma, kesme, biçme ve küçültme operasyonları başlar. Yiğitsen düşme, yiğitsen küçülme, secde etme!

Başındadır artık zalim kral-tanrının gürzü, sopası, sopanın püsküllü belası, belaların en alası.

İnsan insanlıktan çıkmayadursun! O zaman ağanın kâhyaları, kâhyaların en dayıları, dayıların en ayıları, sopaların püsküllü belaları, belaların en alası her kes, insan ilişkilerinde insanları kullanmak için seyruseferdedir.

Artık hayat siyasallaşmıştır, bütün pazar alanları seyran olur.

Aşklar,  her türlü ilişkiler siyasallaşır. Katırların azlığından, eşek pazarlarında kıymetlenirken, arz fazlalığından dolayı insanların fiyatları düşer.

Biliyorsunuz ekonomide arz ve talep kanunu vardır. Malların piyasaya sürümü, pazar, değer ve fiyat buna göre belirlenir. Siyasi pazarlarda da aynı kurallar vardır.

İnsanların çokluğunda, siyasetin bokluğunda, efendilerin tokluğundan  değerler deşersizleşirken diktatörler karaborsaya düşer!

Toplumlar değer kayıplarında kalitesizleşir, insanlar arasında güven kalmaz.

İşte siyasetin tilki pazarlarının oluşması için elverişli ortam budur. Tilkiler dayanır tavuk kümeslerine. Diktatörlerin, siyasi ağabeylerın şanı yükselir sesi yükseltir, komutları arş-ı alaya kadar yükselir.

Böylece siyaset pazarında bir canlılık olur.

Seyyar çığırtkanlar bağırmaktalar:

Kabaklarımız var, armutlar, salatalıklar, palamutlar!

Güzel salatalıklar var,

Satılıklar var!

Beğen beğen al, beğenmezsen sal!

Siyasi abiler hayatın her alanına yayılırlar. Müminler, freni patlamış kamyonlar gibi siyasal İslam pazarlarına dalarlar, İbrahim Halilin bereketine bayılırlar!

Makarnacılar ruhsuzlaştırılmış. Bir can bir iskelet!

Elinde tespih, kafasında, düşüncesinde onu beklemekte olan huriler, siyasallaşmış müzminleşmiş aşk yarası ile mümin kardeş, derviş olur Yunus olur çıkar cennet yolculuğuna!

Aşklar ordu ordu, imamlar büyük ordu. Ablaları veya abileri sıra sıra. İmamlar,  ablalar, ağabeyler sahte gülüşler, siyasi kurlar, nazlar ve nazlılar gelir ve gider!

O gider başkası gelir ‘’ Esselamu Eleykum ve rehmetullah, ben seni kullanmaya geldim vallah ve billah“ dercesine nursuz yüzündeki sahte tebessümle başka bir avcı dalar siyaset pazarına.

O gider ‘vatan kurtaran Şaban gelir maşallah!’ bir başka kurtarıcı Şaban gelir avcı mı avcı. Kendileri için tazı bulmak kolay artık her kes hacı.

İnsan ’’oh be ne kadar seviliyormuşum, mutlaka her kes kara gözlerime meftun olmuştur“ der.

Karagözlüler sevincinden bütün gücüyle notasız bağırır, sesi bir köyden diğer köye, oradan arş-ı alaya gider.

Hindiler sevindiğinde tilili tilili çeker.

Sevinci, coşkusu tililere karışarak sanat olur, müzik olur, siyasetin keskin sirkesinde marş olur, Allah Allah yürü üstüne üstüne!

Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı kazmayı!…

Bu eskici pazarında, bu eskici siyaset pazarında kimse kimseyi sormaz, kimse kimseyi sorgulamaz. Her kes standart bir kalıbın ezberindedir.  Kimsenin hiç aklına bile gelmez, yarattıkları tantı-kralların secdesinde hiç vakti olmaz.

İnsanı tanımak için de insan olmak gerekmez mi?

İnsan insanın iç dünyasını, dış dünyasındaki duruşuyla çözebilir. İnsan çok sıradan bir konunun ne kadar önemli olduğunu fark edemeyebilir. Çok büyüttükleri ise çok önemsiz olabilir!

Filozof Thomas Hobbes ‘’Homo homini lupus’’ yani, ‘’insan insanın kurdudur’’ demiş, iyi söylemiş, doğru söylemiş.

Siyaseti bakan gözle, bakıp gören gözle, bakar kör olmayan gözle süzerseniz, sizi kullanmak, insan olup insanın kurdu olmak için sıra sıra sıraya girenleri fark edersiniz.

Hitler’in örgütçü zebanileri, M. Kemal’in çatma adamları, devlet yaratması güçlü teşkilat elemanları ve onun takipçisi Abdulfetullah, Saddamlar, Kaddafi’ler kurtarıcı İlahlar balonlarıyla numaralarıyla kendilerini sevdirmediler mi, kendilerine secde ettirmediler mi?

Bütün diktator salakların, asalak yamyamların, salak salatalıkların tarzları bu eğil mi?

Bakın yeni Osmanlı Cumhuriyetinin Amerikadaki halifesi Abdulcambazın üfürmeleri ve Anklara Akasdar üfürmeleri dünyada kasırgalar yarattı! Bu kasırgalar evlerin, tuvaletlerin çatılarını attı…

Pis kokuyor, cehalet, melamet kokuyor Ak Parti, her kesi  ihya etti. Eline almış bir ayar makinesi habire ayar veriyor. Bu ayar sihirli ayar! Bu ayarlar örtülü ödenek çantlarının taşıyıcısı Yüzbaşı Pilot Necati kadar hünerli eller gerektirir!

Ulemalara,  uyuzlara, davarlara, muhafızlara, bürokratlara, açık ve gizli teşkilatlara ayarlar verilliyor.

Ayarlardan sonra çöker toplumun üstüne kabus gibi! Keser nefesleri. Artık sevgi numaraları yapmaya gerek yok. Toplumun elinden alınmıştır iradesi.

Artık tavuklar  idame-i neseb için dalkavuklar, lavuklar diktatörler için şiirler yazarlar, besteler ve şarkılar. Her kes esas duruşta!  ”çok yaşa padişahım, bıjî bıjî padişahım, bı can bı xwîn ez jı tere me ey paşay mın!” diye slogan atarlar hep bir ağızdan.

Sloganlar arş-ı alayı çatlatır!

Tilili çeker bütün hindiler.

Daha yeni kanatlanmış acemi yavru kuşlar cikcik…

Tavuklar sıra sıra dizilmiş vik vik eder.

Yaşam bir mezarlık, ölüm kurtuluş olur, yaşam zehir olur.

Geri dönüş yok! ”Pişman oldum irademi geri ver!” demek yasak!

Artık zaman yerinde sayacak,

Her şey tek tanrının malikânesine akacak.

O ömür yaşanmamış olacak!

Köprüden geçinceye karar ayıya dayı demek zorundadır artık.

Fırsat kollar, hesap zamanı kendi cellâdının kaçıp deliklerde saklandığı zamanı bekler, deliklerde yakalayıp hıncını almayı düşünür…

Kıbrıs işgalini hatırlayın, her kes hindiliklerini biledi hin hin!

Askerlik şubelerinde sıra sıra, gönüllü savaşa gitmek için,

Kurd ve Türk hindilerin o günkü gülünç durumunu seyredin!

Kıbrıs zapt edildi ve orası kara para, kumarhane, tımarhane…

Şimdi hergele generaller için Kıbrıs hergele pazarı.

Bir hergele cennetidir bu batakhane.

Hindilerin Türkiye Cumhuriyetinin başları yüz elli bin aktarma nüfusuyla devlet ilan ettirmek isterken 50 milyon Kurd toplumunun  haykırışına bile tahammül edemiyorlar. Hindilerin Allah Allah!diye hücuma geçip işgal ettiği Kuzey Kıbrıs  şimdi genarallerin, hergelelerin  meyhanesi, tımarhanesi, salakhanesi, kumarhanesi…

Kıbrıs yerlileri London’a kaçarken, Türkiye’den getirilen Kurd ve Türk uyuz keçilerini yerleştirdiler.

Şimdi hindilerin marifetlerini gördünüz mü?

Kıbrıs’ın zaferinin ismini terbiyem müsait değildir söylemeye.

Beyaz kadın ithalat ve ihracat anonim ortaklıklara ait bürolarda oturan emekli militaristler!  Her zaman söyleriz, siyasetin görünmeyen yüzünü fark edemeyenler koşturulan bir av tazısından başka bir şey değildirler.

Kıbrıs’ın işgali bir musibet olsun!

Mısırda, Irakta, Libyada, Suudide, Arap Emiratlarında evlerini 9-13 yaşlarında kız çocuk cariyelerle dolduran cenennem zebanileri şeyhlerin saltanatlarını hiç düşündünüz mü?

Onlar din satar kız alır hergeleler!

Cariye pazarları, beyaz kadın sektörleri onlara çalışır!

Kız çocuklarını çocukluklarından koparıp alırlar bu cehennem zebanileri!

Sizi sizden koparırlar ve kendi ruhları kadar karanlık kuyulara atarlar.

Kendi dilinizde selamlaşmayı bile unuttururlar.

Bu çocuk tecavüzcüsü kodoşlar, Arapçayı Yüce Rabbimizin dili diye yuttururlar

”Üfürükçülerden, yalancılardan, talancılardan, diktator kodoşlardan, salaklardan, şarlatanlardan, yüce Rabbimiz adına söylenen yalanlardan uzak durun!” diye bağırdım durdum!

Sessizliğe, kimsesizliğe bağırmışız!

Olsun!

Hiç de insansız bir kalabalık olsun!

Filozof  Nietzsche’nin dediği gibi ” her koşulda doğruları savun!

Dünyada tek kalsan bile dünyada doğruları savunan tek şampiyon sen olursun”

Sağa baktım, sola baktım kimse yoktu!

Sonra her bir tarafta gürültüler koptu!

Acayip bir pazar

Pazarda cambazlar!

Satıcılar bağırmaktalar!

Gel gel  mangal köfteye

Havada bul tavada ye!

Gel abi gel burada salatalık aşılı güzel acurlar!

Gel abi gel burada karpuz aşılı tatlı kabaklar

Gel abi gel burada kabak aşılı uzun hıyarlar!

Gel abi gel burada armut aşılı  kırmızı elmalar

Gel palamutlar palamutlar!

Gel abi istavrit tazedur

Hamsinun amca oğlidur

Gel gel gel lezzetlidur…

Siyasi satıcı abi bağırmakta:

Kabak tatlısı siyasetin alası

Nereden çıktı Silivri belası!

Armutlar var, salatalıklar var!

Sartılıklar var satılıklar var!

Oh be ne güzel ahkamlar!

Türk aşısı yemiş cahş Kürdler Türkiyelilik bataklığına gitmekteler…

Alakurdi, Arabesk, alaturka makamlar

Bu pazar başka Pazar, burada her mal var

Siyaset bir pazar bu pazar başka Pazar

Pazartesi, Salı, Çarşamba, perşembe

Cuma, cumartesi ve sonra yine Pazar.

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

ZÜBÜK DİKTATÖRLERİN SS DÜDÜKLERİ

Posted by kaniyasor 13 Ağustos 2015

Kani Yado – 13.08.2015rojbasdede-e1413219006683

Düdükçülük dendiğinde düdükçü Kenan Evren hatıra gelirdi. Bir SS marka askeri düdük çalındığı zaman her kes hazıola geçerdi. Herkesin diktatörlerin karşısında Mehmet Metiner olduğu koşullarda değişen ne?  

Düdükçülüğün şanı ve şerefi tartışılır oldu! Bir başka ihtişamlıydı  sağcı düdük, solcu düdük, ortacı ve futbolcu düdük! Şimdi kimse takmaz Mısır Sultanını ve Yalova kaymakamını…

Düdükçülüğün her biçimi Türklere ve Türklerin kuyruğuna takılan Kürdlere bulaşmıştı. Kim takar Türkiye’yi?

Kim takar karanlıkta ve samanlıkta MİT ile gizli görüşmelerini, TC’nin kalleş  Türkiyelilik planlarını?  

Müzakere mi düşünüyorsunuz? İşte muhatap toplum! TC’nin devlet üretme çiftliğinde üretilen siyasi aktörlere ne gerek var!

İstihbaratçılar arasındaki görüşmeler ile barış görüşmeleri olmaz, ölüm planları olur! Toplumlar arası görüşmeler  erdemli toplumların usulüdür. Tek çare, tek fare, tek irade yoktur, toplumsal irade vardır!

Karanlıklar kara kara düşünmekteler. Artık kimse ne avcı kafesini ve ne de avcıyı  takar!

Şimdi birileri sinsi sinsi, gizli gizli insanların gözlerinin açılmasından yakınıyor. “Ne güzeldi eskiden!

Büyük vardı, küçük vardı. Büyüklük vardı, küçüklük vardı. Biir düzen oturtulmuştu devletlerde, örgütlerde, cemaatlerde. Büyük küçüğe binerdi. Tanrılaşmalar, tanrıçalaşmalar….

Bir insanla karşılaştığınız zaman insanın karşısında saygıdan her kes  M ehmet  Metiner olurdu, secdede iki kat olunurdu. “Ah eski günler ah!” tekerlemeleri!

Hanedanlardan, şah ve sultanlardan, hakanlardan, başbuğ ve hanlardan,  anıtkabirsiz ve anıtkabirli diktatörlerden, prenses tavuk ve çil horozlardan bahsettiğinizde “kim ne yapar Mısır sultanını ve Yalova kaymakamını” derler ve basarlar kahkahalarını!

Kürdü durduramazsınız! Bedeller var bedeller var! Adalet yerini bulmalıdır. Kürdistanda  Türkiyeliliği siyasi cambazların sahnesine koyanlar, Türkçe konuşanlar, Türkçe konuşturanlar hesaba duracaklar! Ev hapsi villa yaşamında bile rahat göremeyecekler!

Maho Ağaların paçası tutuştuğunda ben anlamıştım bu günlerin geleceğini. Zügürt diktatörler “ heyhat baş ayak, ayak baş olacak” diye hayıflanırdılar. Ermeni kanı üzerinde yaşam kurulurken göbeklenirdiler…

Gerçekten o günler geldi. Yöremizin ağaları, sonbaharda hasılat günlerinde Oxu ve Bulanık arazilerinden her zaman aldıkları haraçları alamayınca “axayê bırçî” ünvanına kavuştular.

Ağayê bırçî Türkçe “zügürt ağa” demektir. Bundan sonra zügürt diktatörler, üfürükçüler, örtülü itibarlar yerle yeksan olacak! Kim ne eder Yalova kaymakamını!

Ah eski günler ah!  Siyasi abilerin kıymeti vardı, liderler tanrı değerindeydi, siyasi pazarlarda, arpalıklarda, siyasi borsalarda para ederlerdi…

Neler gördük neler! Arabesk-Türkofon şeyhler önlerinde cariye tüccarlarına benzer pêşveng veya pêşdeng” dediğimiz sofiklerin tef sesleri arasında Mekke fistanlı ihtişamda yağ, peynir, kuzu, koyunları kartallar gibi kapıyordular.

Bazıları şanı ve şerefi için ölürken, TC derin torpilli üfürükçüler duvarlarında üfürükçülük ehliyetnamesi, ve doktorlarınki gibi ücret tabelası vardır.

Çocuğu olmayan kadınlara muska ücreti farklı, diş ağrılarını kesici muska fiyatı farklıdır. Üfürükçülük de siyasallaşmış, güç olmuştur. Zaman onların zamanı, bütün mahalleler üfürükçü cemaatlerin denetiminde…!

Zügürt Ağa filmini seyretmeyen insan yoktur. Bir düşünün Saddam Hüseyn de kaçıp İstanbul’da farklı bir kimlikle yaşasaydı Zügürt Diktatör ünvanını kazanmak zorundaydı.  Maho Ağa olmanın, zügürtü olmak  ve olmamak arasında duruş biçimi olarak fark olmaz.

Diktatörler için de bir fark olmaz. Diktatör olmak zaten feodal hanedanlığın bir üst aşamasıdır.

Sınıfların da kendine ait tarihi evrimleri vardır. Köle sahibi köle emeğini gasp edip  o gaspla  gayri menkul sahibi olur. Malikanesi hem köle sahibi şan ve şöhretine, hem feodal mir, feodliteden maddi imkanını  kapitale çevirip kapitalist olarak burjuva olur. İhtişamları bir başka!

Bu sınıf atlamaları kazaya uğradığı zaman vay onların başına! Her koşulda zübük ünvanı verilir. Hepsi bu unvanlara nail oldu, şimdi dünyanın değişimiyle diktatörlerin boynuna bu kader kara bir kader olarak asılacak. “Zügürt diktatör!” ünvanını Allah kimseye kısmet etmesin, çok acıdır. Recep Paşa zübük paşa unvanına kavuşmadı henüz ama kara kara düşünüyor şimdi!

İnsan zübük diktator durumuna düşerse her kes “Zübük diktatör geldi, zübük diktatör gitti…” diyecekler!

Diktatörlerin sicili pek iyi sayılmaz zaten. İnsanlar Osmanlı padişahlarından, Beton Mıstodan bahsederken eski Arap deve kokularını ya da Selanik kalleşliklerini yad eylerlerdi!

Beton Mısto öldüğü gün benim abim doğmuş, o yüzden annem abimi hep hayırlı evlat olarak dillendirirdi.

Mısto çok biçimsiz bir nesil bıraktı! Türkiye’deki tüm politikalar onun biçimsizliğinde biçimlenen dinli, dinsiz, anıtperest olarak onun ürünleridir.

Maummer  Kaddafi’nin kendisi tarafından biçimsizleştirildiği köleleri tarafında taşlarla linç edildiği zaman, diktatörlere  karşı olanlar bu iğrenç linç şekline karşı çıktılar. Çünkü erdemli insanlar, hukuk yolundan başka bir hesap şekline inanmıyorlar.

Zübük olsun, olmasın diktatörlere göre hukuk gülünç bir çözüm şeklidir, ama hesap verme anında bile erkekliklerinden, horozluklarından vaz geçmezler. Hitler gibi gür ve sert sesleriyle böğürürler!

İster onlara  züğürt diktatör deyin, ister zübük deyin, ister demeyin onlar diktatörlüklerini bırakmazlar. Zügürt Maho Ağa mağruriyetinin son günlerinde alçak bir sesle “köfteee” diye bağırırken ağalığını bırakmamıştı.

Onun itaatkar fedaileri, onun önünde Mehmet Metiner  olmuşlardı ama zügürtün artık kendi sadık kölesine verecek bir şeyi olmayacaktı.

Ülkemizde özgür insan kalemleri az olsa da yazıyor.

Yazmaya yazıyor ama eski krallıktaki usulde olduğu gibi Kürdistanın tavuk çiftliklerinin horozları itiraz ediyor. Çünkü statükonun değişmesini istemezler. Satükoda şiirler kral için yazılırdı.

İlhamlar tanrı-krallar için gelirdi, övgüler krallara yapılırdı, tanrısal kurtarıcı Şabanlar liderlerdi.

Hani Türkler baççavuş’un anıtkabrine giderken  “atam sen kalk ben yatam” diyorlar ya ! İşte o meseleden bahsediyoruz.

İnsan siyasi gecelerde bir yatmaya alıştı mı uyanmak nedir bilmez. Hep yatar, yata yata Diyarbakır karpuzu gibi şişer de şişer.

En iyi şişen karpuzdan sahibi nemalanır. En fazla şişen avanak hindiden siyasi abi nemalanır. Diktatörlerin kıçını yalamak, bastığı toprağı yemek, önünde  dört kat Mehmet Metiner olmak Kürdlere de bulaşmış!

Uy havar Barak Obema’dan selam var!

Demokrasinin ağırlığı altında olan devlet başkanları diğer ülkelerle ilişkilerinde aynı ağırlığı yansıtırlar. Abdultayyip Erdoğanın kırmızı hattaki telefonu çaldığında  Recep Tayyip Paşanın ödü kopuyor!

Hele Avrupa Birleşik Devletlerinin komünal başkanlarının Birlik raporları geldiğinde tir tir titrerler.

Bu zübükler çok iyi biliyor ki Türkiye gibi suni millet ve devletlere Dolar ve Evro desteği çekildiği anda  bu ülkeler de ağalar, diktatörler gibi zügürt ünvanına kavuşurlar.

Türkiyenin durumu çok vahim, Kürtler son demokratik eylem biçimleriyle Türkiyenin demokratik prestijlerini kurtarıyor ama ne zamana kadar?

Tayyip Emmi! Züğürtlerin değer düşüşü devalüe etmekle bile kurtarılamayacak.  Zügürt diktatörler de eskici pazarında alıcı bulamayacak. En iyisi diktatörlere ve Hz. Ömere özenme Lazoğlu!

Sahi Saddam Hüseyin sağ olasaydı, pazara düşseydi siz bu zügürt diktatöre kaç para verirdiniz?

Bu soruyu Kürtlere sormuyorum. Kürtlere sorsam dünya genelinin eğiliminin dışında cevaplayacakları için cevap istisnada kalır. Kuzey Kürdistan’ın yönlendiriliş biçimini Allah kimsenin başına vermesin!

Bu düzen yıkılmalı! Kürtler çok gürültü çıkarıyor ama bu düzeni yıkmıyor, tamir edip insanlığın başına bela ederse dünya insanlığına borçlu kalır.

Cumhuriyeti demokratikleştirme tamirhanesinde tamir ediyorlar. Tamirci ustalarına havale ediyorlar.

Türklerin ne zırtokrasisi ne de demokrasisi Kürtlere yarıyor: İkisi de Kürtler için ölüm fermanıdır, asimilasyondur, inkardır…

Biz kendi kaderimizi kendimiz tayın etmek zorundayız. Aksi taktirde zügürtlerin insafına kalırız!

Elaziz’de bir araştırma hastanesi var. O hastanede fare yerine hasta insanları kobay olarak araştırma malzemesi yapılıyor. Oraya giden hasta,  ölü olarak güle oynaya evine sapasağlam döner!

Türkiye modern bir ülkedir, polisleri de Avrupa polisi gibi orantılı güç denemesi yapıyor.

Türkiye, zırtokrasiden demokrasiye geçeceğine inanıyor ama bu demokraside Kürtlere ait bir şey olmayacak, Kürtler yine mahrum olacak.

Bakın polis ne güzel gaz kullanıyor! Hem de Avrupayî usulde. Biz kalemin deliliğinde Türkiyeyi deşifre ettiğimiz için siyasi abiler bana kızıyorlar.

Allah büyüktür, siyasi abiler büyüktür, bir bildikleri vardır mutlaka!

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »

KÜRDLERE KARŞI İTTİHAD-I ETRAK-I BİİDRAK

Posted by kaniyasor 8 Ağustos 2015

Kani Yado – 08.08.2015:rojbasdede-e1413219006683

Kürdlere dayatılan TC malı Türkiyelilik polikasının Kürdler için ne denli büyük tuzak olduğunu bilince çıkarmak için, Talat Paşa’dan Recep Paşa’ya kadar uzanan süreçte Türkiyelilik politikasını imkanlarımız ölçüsünde geçmişten günümüze kadar uyarlanan biçimleriyle açıklamaya çalışacağız.

Ermeni ve diğer Müslüman olmayan Anadolu halklarının kanı üzerinde kurulan yaşamın siyasal boyutu çözümsüzlüğe saplandığında İttihat ve Terakkici faşizmin kanlı yüzü tekrar kendini gösterdi.

Türkiye Cumhuriyetinin Avrupalılar tarafından kurulma projesi hazırlandığında öncelikle engel olarak görülen Ermeniler soykırımdan geçirildiler. O projenin İttihat ve Terakki ayağı hala Türkiye’de söz sahibidir.

Bu konu anlaşılmadan Kuzey Kürdlerin siyasal mevzilenmesi anlaşılmaz. İttihat ve Terakkici Melle Saidî Nursî’nin neşriyatı hala etkili olduğu gibi yeni Kürd ayarları da etkili oluyor. TC Asya ve Avrupa arasında bir köprü devlettir. TC Kürdleri istediği biçimde yönlendiremezse dağılabilir. Günümüzdeki çabalar bu bitişi önleme gayretidir.

Faşist cumhuriyetin kuruluş hazırlıkları için en önemli basamak olan 1915 katliamından sonra da  Kürdlere “Türkiyelilik” ayarı verilmişti.

Osmanlı devletinin son  yıllarında darbe ile işbaşına gelen İttihat ve Terakki Hükümeti bu konuda çok başarılı oldu.

Kürtler yine çöl barbarlığı vasıtasıyla beyninden vurulmuştu! Said-i Nursî Kürdleri düşürmek için bu süreçte teşkilatın baş aktörü oldu.

İttihat ve Terakkici Teşkilat-ı Mahsusa’ın patronu Talat Paşa’nın Kürd kolunun Türk turan emeli vardı. Bu politika dikkatli incelenirse, günümüzdeki Misak-ı Milli söylemli Türkiyellik politikasından başka birşey değildi.

Kürdlerin milli politikası üzerine her hangi bir girişim yoktu. İttihat Ve Teraki üyesi olarak Türklüğü dünyaya hakim kılmak için güçlü ittifak peşindedir. Bunlar İstanbul’u İslam aleminin merkezi haline getirmeyi söylerken,bu olumsuz vasıflarıyla birlikte Türklüğü dünyaya hakim kılmak amacını taşıyorlar.

Said-i Nursi öldükten sonra derin devlet onun yerine cemaatler hazırlandı. Günn koşullarının ihtiyacına göre yedek olarak da 1970’in başından itibaren TC ayarlı Kürd sol veriyonun da çıktığı gözden kaçmıyordu!

Günümüzde  Türkiyelilik politikasını Kürd toplumuna dayatan güç bu başarının yeni dünya koşullarındaki biçimi sayılıyor. Türkiye Cumhuriyeti Türkiyelilik ayarının yeni versiyonunda başarılı olursa Kürdler için çok trajedik bir süreç başlar.

Mezopotamyalı Kürdler neden iradesizleştiler? Coğrafyamızın iradesizleşmesi din üst kimliğinin öne geçmesiyle ilgilidir. Bu facianın nedenlerine inmek gerekiyor. 14 asırdan beri 5 para etmez Arap karanlığına tutsak olan bir millet kolaylıkla Türkiyelilik politikasını icra edenlerin isteklerine uyarak kardeşi kardeşe düşman yapabilirler.

Çöl inanç karanlığında biçimlenen toplumsal yapılanmada tek tanrılı siyasetlere tutsak düşmek çok kolaylaştı. Tekçilik çok komik görünmekle beraber  acı ve gözyaşından başka bir şey değil. TC Kürdleri satın almak için her şeyini ortaya koymuş vaziyettedir. Bunun rantı demokratik siyaset yalanıyla Kürdlere yansıdı.

Biz, TC’nin Kürdlere dayattığı Türkiyelilik Projesi’ni savunanların düşüncesini Kürdlerin ulusal iradesine aykırı bulduğumuz için özgür düşünce kapsamında kabul etmiyoruz ve tartışmıyoruz.

Bizim amacımız siyaseti etkilemek değildir.  Güdümlü siyasetler ne kadar arka plandaki güce dayanıp toplumu yönlendirmekse, bizim amacımız doğruları ortaya koymaktır. Doğruların ortaya konmasında siyasal veya ekonomk çıkarlar olmaz.

Türkiyelilik politkasının temelini oluşturan Kemalizm’in dayandığı zihniyet faşizmin Avrupada revaçta olduğu dönemin zihniyetidir. DAİŞ örneğinde görüldüğü gibi çöl inançsal yaşam biçimi Kürdlerin değerleri olmadığı gibi, Kemalizm de Kürlerin değeri değildir. Biz bunları açıklama göreviyle karşı karşıyayız.

Velhasıl, TC’nin tüm açık ve örtülü tüm güçleri Kürdlere  karşı fiili savaş ilan etmiş durumdadır. Kürtler hile ile vurulacak duruma getirildiler. Geçmiş koşulara göre yarattıkları tampon bölgeler de ortadan kaldırarak Kürdlerle yeni koşuların savaş tarzıyla ortaya çıkıldığı görülüyor. Danışıklılık ve danışıksızlık iç içe yaşanıyor!

Posted in BÜTÜN MAKALELER | Leave a Comment »